Babalar Günü

Hasret Aksoy'un "Babalar Günü" başlıklı köşe yazısı

​Haziran ayının o malum pazar günü geldiğinde, vitrinler rengarenk gömlekler, "Dünyanın En İyi Babası" yazılı kupalar ve neşeli reklam kampanyalarıyla donatılır. Sosyal medya, sevgi dolu aile fotoğrafları ve minnet dolu mesajlarla taşar. Ancak bu parıltılı tablonun arkasında, sosyo-ekonomik gerçekliğin ezici ağırlığı altında ezilen, sesi duyulmayan bir başka dünya var. 2026 yılının Babalar Günü’nü geride bırakırken, gazete sayfalarının kuytu köşelerine sıkışmış, ana akım medyanın hızla geçiştirdiği o ağır başlıkları hatırlamak ve yüzleşmek zorundayız. Çünkü bu yıl da bazı babalar, çocuklarına bir hediye verebilecek ya da onlardan bir hediye alabilecek durumda değildi; onlar, geride bir intihar mektubu ve taşınması imkansız bir borç yükü bırakarak sessizce aramızdan ayrılmayı seçtiler.

​Ekonomik krizlerin, yüksek enflasyonun ve geçim sıkıntısının sadece rakamlardan ibaret olmadığını en acı şekilde gösteren olgu, toplumsal cinnet ve intihar vakalarıdır. Sosyolojinin kurucularından Emile Durkheim, intiharı bireysel bir eylem olarak değil, toplumsal bağların ve ekonomik dengelerin sarsılmasıyla ortaya çıkan bir "anomi" (kuralsızlık/normsuzluk) durumu olarak tanımlar. Bugün yaşanan tam olarak budur. Geleneksel ve toplumsal cinsiyet rollerinin erkeğe, özellikle de "babaya" yüklediği en birincil görev "evi geçindirmek", "ailenin koruyucusu ve rızık sağlayıcısı" olmaktır. Sosyo-ekonomik kriz dalgaları bu rolü imkansız hale getirdiğinde, babalık makamı bir sevgi bağından ziyade ağır bir suçluluk ve yetersizlik psikolojisine dönüşüyor.

​2026 yılında basına yansıyan trajik haberlerin ortak paydasına baktığımızda; ödenemeyen ev kiraları, icra kapılarına dayanan borçlar, çocuğunun okul masrafını ya da en temel ihtiyacını karşılayamadığı için derin bir mahcubiyet yaşayan figürler görüyoruz. Modern ekonomik sistem, insan değerini üretebildiği ve tüketebildiği ölçüde belirliyor. İşsiz kalan, iflas eden ya da maaşı temel gıda maddelerine bile yetmeyen bir baba, sistem tarafından "başarısız" ilan ediliyor. Toplumsal baskı ve erkeğin çaresizliğini paylaşmasını ayıplayan ataerkil kodlar birleştiğinde, o çaresizlik dışa vurulamıyor ve içeriye doğru patlıyor.

​Bu yıl okuduğumuz, yürek yakan o intihar haberlerinin satır aralarında hep aynı cümle vardı: "Çocuklarım beni affetsin, onlara iyi bir hayat sunamadım." Bu cümle, bireysel bir bunalımın değil, kolektif bir sistem krizinin itirafıdır. Bir babayı yaşamdan koparan şey sadece cebindeki paranın bitmesi değildir; yarın bugünden daha iyi olacak umudunun, yani geleceğin elinden alınmasıdır. Pazara çıktığında çocuğunun istediği bir meyveyi alamadan eve dönen, faturaları ödemek için onurundan ödün vermek zorunda kalan insanın yaşadığı psikolojik aşınma, en nihayetinde varoluşsal bir krize yol açar.

​Babalar Günü, kapitalist tüketim kültürünün pompaladığı "mutlu aile" illüzyonunu önümüze koyarken, bizlerin bu sosyo-ekonomik adaletsizliğe gözlerini kapamasını bekler. Oysa asıl görevimiz, reklam panolarındaki o steril mutluluğa inanmak değil, geçim derdi yüzünden hayattan vazgeçen babaların geride bıraktığı çocukların gözlerindeki soruyu görebilmektir. Bir ülkede babalar, çocuklarının yüzüne bakamadıkları, onlara onurlu bir yaşam sunamadıkları gerekçesiyle canlarına kıyıyorsa; orada sadece ekonomik bir kriz değil, derin bir ahlaki ve insani kriz var demektir. Babalar Günü’nü gerçekten anlamlı kılmak, sadece hayatta olan ve imkanları elveren babalara hediyeler almakla olmaz. Gerçek bir Babalar Günü muhasebesi; hiçbir babanın ekonomik çaresizlik yüzünden çocuğunu yetim bırakmak zorunda kalmadığı, emeğin değer bulduğu ve her evin mutfağında huzurun kaynadığı bir düzeni talep etmekle başlar. Gidenlerin anısına ve geride kalan çocukların mahzun bakışlarına borcumuz budur.

{ "vars": { "account": "G-YL44BW7VWJ" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }