Günümüz insanı hiç olmadığı kadar “meşgul”. Ancak bu meşguliyetin ardında sıklıkla üretkenlikten çok, derin bir yorgunluk gizlidir. Psikoloji literatüründe bu durum “duygusal tükenmişlik” olarak tanımlanır ve yalnızca iş yaşamını değil, bireyin tüm ruhsal işlevselliğini etkiler.
Tükenmişlik sendromu ilk olarak 1970’li yıllarda Herbert Freudenberger tarafından tanımlanmıştır. Zamanla bu kavram, yalnızca çalışan bireylerin değil, öğrencilerin, ebeveynlerin ve bakım veren herkesin ortak psikolojik problemi haline gelmiştir.
Tükenmişliğin üç temel boyutu
Maslach’a göre tükenmişlik üç boyuttan oluşur:
1.Duygusal tükenme: Bireyin içsel kaynaklarının boşalması
2.Duyarsızlaşma: İnsanlara ve hayata karşı mesafeli, mekanik bir tutum
3.Azalmış kişisel başarı hissi: “Yetersizim” algısının güçlenmesi
Danışanlarımda en sık duyduğum cümle şudur:
“Yapabiliyorum ama hissetmiyorum.”
Neden bu kadar tükeniyoruz?
Modern kültür, bireyi sürekli daha fazlasını yapmaya zorlar.
– Daha üretken ol
– Daha başarılı ol
– Daha görünür ol
Bu baskı altında insan, kendi sınırlarını dinlemeyi unutur. Duygular ertelenir, ihtiyaçlar bastırılır, beden sinyalleri görmezden gelinir. Sonuç: İşlevsel ama mutsuz bireyler.
Psikolojik dayanıklılık yeniden nasıl inşa edilir?
Tükenmişlik bir zayıflık değil, uzun süreli yüklenmenin doğal sonucudur.
İyileşme; hızlanmakla değil, yavaşlamakla başlar.
* Sınır koymak
* Duyguları adlandırmak
* Dinlenmeyi hak olarak görmek
* Yardım istemeyi güçsüzlük değil, olgunluk saymak
Bir psikolog olarak şunu söyleyebilirim:
Ruh sağlığı, “ne kadar dayanabildiğimizle” değil, “ne zaman durabildiğimizle” ölçülür.
Bugünün dünyasında en radikal eylem, kendini tüketmeden yaşamayı öğrenmektir.
Çünkü güçlü olmak, her şeye yetmek değil; gerektiğinde kendine yetmeyi bilmektir.