Ramazan yaklaşırken, toplumda her yıl tekrar eden bazı görüntüler de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Omuzlarda koliler, ellerde yardım paketleri, kapı kapı dolaşmalar… Ardından sosyal medya paylaşımları, süslü cümleler, “ihtiyaç sahiplerine ulaştık” başlıkları ve çoğu zaman yüzleri buzlanmış insanların fotoğrafları…
Oysa yardımın ruhu, gösterişten uzak olmakla anlam kazanır. Yardım; birinin ihtiyacını gidermekten çok, bir insanın onurunu koruyarak yanında olabilmektir. Bu incelik kaybolduğunda, yapılan işin adı yardım olsa bile, geride kalan duygular çoğu zaman kırgınlık ve mahcubiyet olur.
Toplumumuzda eskiden beri bilinen bir söz vardır: “Sağ elin verdiğini sol el görmemeli.” Bu söz, yalnızca dini bir öğüt değil, aynı zamanda insan onuruna duyulan saygının da ifadesidir. Çünkü ihtiyaç sahibi olmak, zaten başlı başına ağır bir durumdur. Bir insanın en mahrem duygularından biri, başkasına muhtaç kalmaktır. Böyle bir durumda o kişinin kapısına gidip yardım etmek elbette kıymetlidir; fakat o anı fotoğraflayıp paylaşmak, o insanın mahremiyetini zedelemek anlamına gelir.
Bugün ne yazık ki yardımların bir kısmı, ihtiyaç sahiplerinden çok, yardım edenlerin görünürlüğüne hizmet eder hale gelmiştir. Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar, yapılan uzun açıklamalar ve alkış bekleyen cümleler, yardımın özündeki samimiyeti gölgelemektedir. Üstelik yüzleri buzlanmış fotoğraflar paylaşmak, sorunu ortadan kaldırmaz. Bir insanın evi, kapısı, yaşam koşulları, bulunduğu mahalle zaten onu tanıyanlar için yeterince açıktır. Yüzü gizlemek, mahremiyeti gerçekten korumaz.
Yardımın en değerlisi, ihtiyaç sahibinin kalbini incitmeden yapılanıdır. Bazen bir kapıyı sessizce çalmak, bazen bir paketi kimse görmeden bırakmak, bazen de bir aracı kurum üzerinden destek olmak, hem daha zarif hem de daha anlamlıdır. Çünkü iyiliğin gerçek değeri, onu kaç kişinin gördüğünde değil, kaç kişinin hayatına dokunduğunda ortaya çıkar.
Ramazan ayı, paylaşmanın ve dayanışmanın en yoğun hissedildiği zamanlardan biridir. Ancak bu paylaşma, yalnızca maddi yardımlarla sınırlı değildir. Bir gönül almak, bir insanı utandırmamak, bir yoksulu incitmemek de en az bir koli erzak kadar değerlidir. Hatta çoğu zaman daha değerlidir.
Unutulmamalıdır ki ihtiyaç sahiplerine ulaşmak için illa ki gösterişli organizasyonlara gerek yoktur. Resmi kurumlar, kaymakamlıklar, sosyal yardımlaşma vakıfları ve yerel yönetimler bu konuda zaten çalışmalar yürütmektedir. Gerçekten yardım etmek isteyen herkes, bu kanallar aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine ulaşabilir. Böylece hem yardım yerini bulur hem de insanların onuru korunur.
Bir başka önemli nokta da yardımın bir yarışa dönüştürülmemesidir. Kimin daha çok koli dağıttığı, kimin daha fazla aileye ulaştığı gibi söylemler, iyiliği bir rekabet alanına çevirir. Oysa iyilik, sessizliği sever. İyilik, alkış beklemez. İyilik, gösterildiği anda değerinden bir şey kaybeder. Toplum olarak belki de en çok ihtiyacımız olan şey, yeniden görgü ve nezaket duygusunu hatırlamaktır. Görgü; bir davranışın yalnızca doğru olup olmadığına değil, aynı zamanda nasıl yapıldığına da dikkat etmektir. Yardım etmek doğrudur; fakat yardım ederken bir insanın gururunu incitmek doğru değildir. Paylaşmak güzeldir; fakat paylaşırken başkasının mahremiyetini ihlal etmek güzel değildir.
Ramazan, insanın kendisiyle yüzleştiği bir aydır. Niyetlerin sorgulandığı, kalplerin tartıldığı bir zamandır. Bu yüzden belki de herkesin kendine şu soruyu sorması gerekir: Ben bu yardımı gerçekten bir ihtiyaç sahibine destek olmak için mi yapıyorum, yoksa görülmek ve takdir edilmek için mi?
Bu soruya verilen dürüst cevap, yapılan yardımın değerini de belirler. İyilik, en çok sessizken güzeldir. Yardım, en çok gizliyken makbuldür. Ve insan, en çok kimse görmezken büyür. Ramazan yaklaşırken, gelin biraz daha hoşgörülü, biraz daha görgülü olalım. Bir insanın kapısını çalarken yalnızca elimizdeki paketi değil, kalbimizdeki merhameti de götürelim. O kapıdan çıkarken, arkamızda bir fotoğraf değil, bir dua bırakalım.