Artık susmanın bir anlamı yok. Çünkü susmak, görmezden gelmek ve “bizim başımıza gelmez” demek, acıyı sadece ertelemekten başka bir işe yaramıyor.
Kahramanmaraş’ta yaşanan o olay, tek bir çocuğun, tek bir anlık öfkenin sonucu değil. O olay; uzun süre görülmeyen, duyulmayan, anlaşılmayan bir iç dünyanın dışa vurumuydu. Bir çocuğun sessiz çığlığıydı belki de… Ama biz o çığlığı, duyulacak noktaya gelene kadar fark edemedik.
Bir çocuk durduk yere şiddete yönelmez. İçinde birikir; kırgınlık, dışlanmışlık, değersizlik hissi… Belki de kimsenin ciddiye almadığı küçük görünen ama onun dünyasında büyük yaralar açan anılar. Sonra bir gün, o birikim taşar. Ve biz o an sadece sonucu görürüz.
Aileler çoğu zaman iyi niyetlidir. “Benim çocuğum yapmaz” derler. Ama sevgi sadece karnını doyurmak, okuluna göndermek değildir. Sevgi; dinlemektir. Anlamaktır. Bazen hiçbir şey söylemeden yanında durabilmektir. Bugün birçok çocuk aynı evin içinde büyüyor ama aynı duygunun içinde büyümüyor. Fiziksel olarak bir aileye ait, ama ruhsal olarak yalnız.
Okullar… Belki de en çok düşünmemiz gereken yerlerden biri. Notlar, sınavlar, başarı listeleri… Peki ya o çocuğun iç dünyası? Bir köşede sessizce oturan, kimseyle konuşmayan, gözlerinin içi dolu, dolu olan o çocuk… Kaçımız gerçekten fark ediyoruz? Rehberlik servisleri çoğu zaman yetersiz kalıyor, öğretmenler yoğunluk içinde bu sinyalleri kaçırabiliyor. Oysa bu tür olaylar bir anda olmaz; öncesinde mutlaka iz bırakır.
Ve bir gerçek daha var: Şiddet artık hayatın içinde çok daha görünür. Ekranlarda, sosyal medyada, günlük dilde… Öfke sıradanlaştı. İnsanlar birbirine tahammül etmek yerine saldırmayı seçer hale geldi. Çocuklar da bunu izleyerek büyüyor. Şiddet içeren içerikler tek başına sebep değil belki, ama özellikle yalnız ve öfkeli çocuklar için güçlü bir etki oluşturuyor. Çünkü onlar gördüklerini model alıyor.
Evet, sorumluluk büyük ölçüde yetkililerindir. Okullarda güvenliğin sağlanması, bireysel silahlanmanın sıkı denetlenmesi, çocukların ruh sağlığının ciddiyetle takip edilmesi artık bir tercih değil, zorunluluktur. Ama sadece bunu beklemek de yeterli değil.
Biz ne yapıyoruz?
Çocuğumuz “iyiyim” dediğinde gerçekten inanıyor muyuz, yoksa derinlemesine soruyor muyuz? Onun arkadaşlarını, korkularını, kırgınlıklarını biliyor muyuz? En son ne zaman gerçekten dinledik, yargılamadan?
Her olaydan sonra “suçlu kim?” diye sorup konuyu kapatmak kolay. Zor olan, aynaya bakmak. Zor olan, bu tablonun hepimize bir şey söylediğini kabul etmek
Kahramanmaraş’ta yaşananlar bir uyarıdır. Bir çocuğu kaybetmeden önce fark etmenin, bir öfke patlaması olmadan önce anlamanın ne kadar hayati olduğunu hatırlatan acı bir uyarı…
Unutmayalım; çocuklar nasihatle değil, gördükleriyle büyür. Eğer biz öfkeyi normalleştirirsek, onlar da öfkeyi öğrenir. Eğer biz konuşmayı seçersek, onlar da konuşmayı öğrenir.
Belki her şeyi bir anda değiştiremeyiz. Ama bir çocuğu gerçekten dinlemekle başlayabiliriz. Çünkü bazen bir hayatı kurtaran şey, sadece “Seni anlıyorum” diyebilmektir. Büyüttüğümüz her birey bizlerin sorumluluğundadır.