Sabah gözlerini açar açmaz zihninden geçen ilk cümle buysa:
“Yine geç kaldım… Yine beceremedim.”
Gün boyu bir şeylere yetişmeye çalışıp, gecenin sonunda kendini yargılamadan, suçlamadan uyuyamıyorsan.
Bu yazı senin için.
Etrafındaki herkesin küçük hatalarını hoşgörüyle karşılayıp, sıra kendine geldiğinde en acımasız yargıca dönüşüyorsan; o zaman seni biraz durdurmak, seninle biraz konuşmak istiyorum. Kendinle nasıl konuştuğunu birlikte duymaya, o sesin altındaki seni birlikte fark etmeye belki de en çok, sana biraz şefkat göstermeye ihtiyacımız var.
Öz şefkat nedir?
Öz şefkat kavramı denince, alandaki iki önemli isim öne çıkıyor: Texas Üniversitesi’nde akademik çalışmalar yürüten Dr.Kristin Neff ve klinik psikolog, aynı zamanda meditasyon eğitmeni olan Dr.Christopher Germer. Bu iki isim, öz şefkati bilimsel temellerle açıklayan ve uygulamalı hale getiren “Öz Şefkatli Farkındalık (Mindful Self-Compassion)” programının da kurucuları arasında yer alıyor.
Dr.Neff ve Dr.Germer, öz şefkati tanımlarken sıkça şu benzetmeyi kullanıyorlar: Bir arkadaşın zor bir dönemden geçtiğinde, ona nasıl yaklaşırdın? Yargılayarak mı, yoksa anlayışla mı? Peki aynı durum senin başına geldiğinde, kendine aynı yumuşaklığı gösterebiliyor musun?
Biraz durup düşündüğünüzde fark edeceksiniz. Yakınlarımıza, sevdiklerimize şefkat göstermek çoğu zaman kendiliğinden gelir. Bir arkadaşımız zorlandığında, bir yakınımız hata yaptığında, hemen anlayışla yaklaşırız. Onları teselli eder, destekler, ellerinden tutarız. Ama sıra kendimize geldiğinde, o şefkat birdenbire buharlaşır. Yerini, içimizi kemiren o tanıdık ses alır. O ses... Hani şu çatlak tonda konuşan, Kaşlarını kaldırarak, “Ben senin iyiliğini istiyorum” diyerek başlayan ama her cümlesiyle içimizi ezen. “Yetersizsin.” “Yine beceremedin.” “Hiçbir zaman yeterince güzel, yeterince zeki, yeterince başarılı olmayacaksın” diyen o iç ses. Ve ne acıdır ki, bu sesi yıllarca biz sandık. Onun bizi doğru yola sevk ettiğine inandık. Ama aslında o ses, içimizde birikmiş utançların, korkuların ve öğrenilmiş değersizlik duygularının yankısıydı sadece. Öz şefkat, tam da burada devreye giriyor. O sesi susturmak değil belki ama onun yerine başka bir sesi, daha gerçek bir sesi duyabilmeyi öğrenmek. Tıpkı bir annenin çocuğuna, bir dostun en yakın arkadaşına söylediği gibi konuşmak kendi içimizle: “Bu zor bir an ama bu beni daha az değerli yapmaz.” “Hata yaptım, evet. Ama bu, insan olduğumun en doğal parçası.” “Yine de kendime nazik davranabilirim.” Öz şefkat, zayıflık değildir. Tam tersine, yıllardır kendine karşı duyduğun tüm öfkeye, hayal kırıklığına ve acıya rağmen… Kendinin yanında kalabilme cesaretidir. Ve bu cesareti gösterebileceğini bilmelisin. Çünkü o güç zaten içinde var.
Zeynep Selvili Batuk’un da dediği gibi:
Eğer siz de öz şefkate bir şans vermek isterseniz, bir dahaki sefere acı ziyaretinize geldiğinde ondan kaçmak, onu dönüştürmeye çalışmak ya da acı çektiğiniz için kendinize kızmak yerine, belki bu üç şeyden yararlanıp elinizi kalbinizin üzerine götürerek acınıza da yüzünüzü dönüp kendinize, “Şu an zor bir an. Kendime nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorabilirsiniz.
Bu soru yumuşak olduğu kadar cesurca da durur aslında. Çünkü acının varlığını kabul etmek, ona yer açmak ve onunla birlikte harekete geçmek cesaret gerektirir.
Öz şefkat hem nezaket hem cesarettir. Öz şefkat, herkesin acı çektiği, acının kaçınılmaz olduğu bu hayatta kendi kendimize destek çıkmaktır, kendi elimizden tutmaktır.
İşte bu yüzden öz şefkat hem paylaşılmaya hem de inanın şans verilmeye değer bir fikirdir.