Başsağlığı için amcam yanıma gelmişti. Seksen sekiz yaşındaydı. Uzun zamandır yalnız yaşıyordu. Kendi işini kendi görmeye çalışıyor, çocuklarının ısrarlarına rağmen bildiği hayatın dışına pek çıkmıyordu. Onu birkaç ay önce gördüğümde yürüyüşünün yavaşladığını fark etmiştim. Ama bu sefer sanki biraz daha zorlanıyordu. Merdivenleri çıkarken daha sık duruyor, konuşurken nefesleniyor, eskisi kadar hızlı hareket edemiyordu. İnsan bazen bir yakınının yaşlandığını böyle küçük ayrıntılardan anlıyordu. O gün birlikte oturduk. Eski günlerden konuştuk. Bana kendi yaptığı yemeklerden bahsetti. Bazı tarifleri öyle ayrıntılı anlattı ki sanki mutfakta yan yana duruyormuşuz gibi hissettim. Sonra, yıllar önce çalıştığım bir iş yerinde yaşadığım bir olayı anlattı. Bir hastayla aramda geçen kısa bir konuşmadan söz etti. O hastaya babamın adını ve nereli olduğumu söylemişim. Yıllar geçmiş, ben o konuşmayı çoktan unutmuştum. Ama amcam unutmamış. O adamla daha sonra karşılaştığında benim hakkımda konuşmuş.
“Yeğenimdir” demiş. “İşini çok iyi yapar.” Bunu anlatırken yüzünde çocukça bir sevinç vardı. Ben de şaşırdım ve sevindim. Yıllar önce söylediğim birkaç kelimenin bir başkasının hafızasında hala duruyor olması tuhaf bir histi. Sonra mutfağa geçtim. Ona bir şeyler hazırlamak istedim. Elimde tabaklarla uğraşırken arkamdan seslendi:
“Senin adın neydi?” Bir an olduğum yerde kala kaldım. Sonra dönüp baktım. Gözlerinde mahcup bir ifade vardı.
“Amca…”
“Ben kendi kızımın adını bile bazen unutuyorum” dedi.
Gülümsedim.
“Nuray.”
Başını salladı.
“Nuray, benim adım…” Sonra sanki o ismi zihninin bir köşesine dikkatlice yerleştirmek ister gibi tekrar etti.“ Nuray.” Ben mutfağa döndüm. Tabakları hazırlamaya devam ettim. Ama içimde bir şey ağırlaşmıştı. Az önce yıllar önce söylediğim bir cümleyi hatırlayan adam, şimdi benim adımı hatırlayamıyordu. Hayat ne garipti. Ömür ne büyük nimet. İnsan bir zamanlar her şeyi hatırlayarak yaşıyordu…
İlk söylediği kelimeleri, annesinin sesini, babasının elini, çocuğunun ismini…
Sonra yıllar geçiyor, hatıralar birer birer uzaklaşıyordu.
Önce bazı isimler gidiyordu. Sonra bazı yüzler. Sonra bazı günler… Ve insan, bir zamanlar kendisine dünyanın en büyük mutluluğu gibi gelen şeyleri bile yavaş yavaş unutuyordu. O gün o evine gittikten sonra pencereden dışarıyı izledim. Amcamın söylediği tek bir cümle zihnimdeydi:
“Ben kendi kızımın adını bile unutuyorum.” Senin adın neydi?
İnsanların telaşını gördüm. Bir yere yetişenler, telefonla konuşanlar, alışveriş poşetleri taşıyanlar… Herkes bir yerlere yetişiyordu. Ben ise ilk defa hiçbir yere yetişmek istemedim. Çünkü o gün anladım ki hayat aslında çok kısa bir yolculuktu. Bir gün gençliğimizden şikayet ediyoruz. Bir gün yaşlanmaktan korkuyoruz. Bir gün daha çok para kazanmak için uğraşıyoruz. Bir gün daha çok tanınmak, daha çok okunmak, daha çok sevilmek istiyoruz. Oysa bazen bütün bunların ortasında sahip olduğumuz en büyük zenginliği fark etmiyoruz: Hatırlayabilmek. Birinin adını bilmek. Bir annenin sesini tanımak. Çocuğunun sana seslenişini duymak. Merdivenleri yorulmadan çıkabilmek. Kendi yemeğini yapabilmek. Bir fincan çayı elin titremeden tutabilmek. Ve sevdiğin birinin yüzüne bakıp, “Sen benim için önemlisin,” diyebilmek… O gece aynanın karşısında uzun süre kendime baktım. Sonra içimden sessizce geçirdim:
“Nuray… Bugün adını hatırlayabiliyorsun. Bugün yürüyebiliyorsun. Bugün sevdiklerini görebiliyorsun. Bugün hala yazabiliyorsun.” Belki de hayatın en büyük mucizesi buydu. Henüz kaybetmediklerimizin kıymetini, onları kaybetmeden anlayabilmek. Ve ben o gün, amcamın unuttuğu adımı hayatım boyunca unutmayacağım bir ders gibi kalbime yazdım. Her halimize şükürler olsun. Hayat elimizden kayıp gitmeden kıymetini bilelim. Ömür dediğin çok kısa bir yolculuk…