İnsan, yaşadığı çağdan etkilenir. Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Ancak asıl mesele, çağın insanı dönüştürmesi değil; insanın, inancı ve değerleriyle çağa yön verebilmesidir. Bugün üzerinde düşünmemiz gereken önemli konulardan biri de Müslüman şahsiyetini zedeleyen, kimlik aşınmasına yol açan bilinçsiz özenme ve taklit meselesidir.
İslam, başkasına benzemeyi değil; kendisi olabilen, inancıyla ayakta durabilen bir insan modeli inşa etmeyi hedefler. Çünkü bir insan, neye ve kime benzediğini önemsemeden yaşamaya başlarsa, zamanla kim olduğunu da unutur. Kur’an-ı Kerim’de, Allah’ı unutan kimselerin sonunda kendilerine yabancılaşacağı hatırlatılır. Bu, sadece bireysel bir kayıp değil; aileyi, toplumu ve kültürü etkileyen ciddi bir savrulmadır.
Bugün ne yazık ki bazı hayat tarzları, düşünce biçimleri ve ahlak anlayışları “çağdaşlık”, “özgürlük” veya “modern yaşam” adı altında normalleştirilmeye çalışılmaktadır. Oysa her yeni olan doğru değildir. Her yaygın olan da masum değildir. İslam, çoğunluğa bakarak değil; hakikate bakarak yaşamayı öğretir. Zira çoğunluğa uymanın insanı her zaman doğruya götürmeyeceği Kur’an’da açıkça ifade edilmiştir.
Peygamber Efendimiz, bir topluma benzemeye çalışan kişinin zamanla onlardan biri haline geleceğini ifade ederek, taklidin ne kadar tehlikeli bir kapı olduğunu bizlere haber vermiştir. Burada kastedilen; ilimden, teknolojiden veya faydalı gelişmelerden istifade etmek değildir. İslam, faydayı nerede bulursa almayı teşvik eder. Ancak inançta, ahlakta ve hayat tarzında kimlik kaybına yol açan özenmeyi kesin bir dille reddeder.
Taklit çoğu zaman büyük adımlarla başlamaz. Küçük görünen tercihlerle başlar: Dilde, giyimde, eğlencede ve zamanla ahlakta… Önce “bir şey olmaz” denir, sonra sınırlar belirsizleşir. En sonunda ise helal-haram hassasiyeti zayıflar. Oysa Peygamberimiz, helalin de haramın da açık olduğunu, bu çizginin korunmasının müminin sorumluluğu olduğunu vurgulamıştır.
Bu mesele özellikle gençlerimiz açısından hayati bir önem taşımaktadır. Gençlere kimlik kazandırılmazsa, başkaları onlara hazır kimlikler sunar. Ailelerin görevi sadece evlatlarını büyütmek değil; onlara neden Müslüman olduklarını, hangi değerlere sahip olduklarını öğretmektir. Kur’an, müminleri kendilerini ve ailelerini yanlışlardan korumakla sorumlu tutar. Bu sorumluluk, sadece maddi değil; ahlâkî ve manevî bir sorumluluktur.
Unutulmamalıdır ki Müslüman, izzeti başkasında arayan değil; izzetin Allah’a kullukta olduğunu bilen kişidir. Gerçek üstünlük; güçlü görünmekte değil, doğru durabilmektedir. Bugün imanıyla, ahlâkıyla ve duruşuyla ayakta kalabilen bir Müslüman, her türlü savrulmaya karşı en güçlü duruşu sergilemiş olur.
Sonuç olarak; bu çağ bizden kimliğimizi unutmamızı istiyor olabilir. Ancak Kur’an ve sünnet, bize kim olduğumuzu hatırlatıyor. Müslüman, özenen değil; örnek olandır. İnancını gizleyen değil; ahlâkıyla konuşandır. Taviz veren değil; istikametini koruyandır.
Rabbimizden niyazımız; bizleri inancında sabit, ahlakında tutarlı, duruşunda vakur kullarından eylemesidir. Gençlerimizi, ailelerimizi ve toplumumuzu her türlü savrulmadan muhafaza buyurmasıdır. Kalplerimizi hidayetten sonra eğriltmemesi ve bizleri doğru yolda birleştirmesidir.