Sahi neydi ki kadının işi? İstişare edilmeyen, fikri hiç alınmayan, bir gölge gibi tüm hayatları toparlayan kadının işi neydi?
Her seferinde önümüze konan temiz havlular, her defasında dolapta hazır bekleyen ütülü kıyafetler, günde en az üç çeşit yemek, çocukların ödevleri, bitmeyen market ihtiyaçları, temizlik, çamaşır, bulaşık... Ailelerin dengesi, çocukların doktor randevuları, ilaç takipleri, beslenme çantaları... Kadın, hayatın tüm bu görünmez ama hayatı ayakta tutan alanlarında adeta ezilirken; sıra o hayatın büyük kararlarına geldiğinde birden görünmez oluveriyor.
Herhangi bir yatırım yapılırken, bir yere büyük bir bağış taahhüt edilirken, birine borç verilirken ya da borç alınırken, sanki evin tüm kazancı ve emeği sadece kendine aitmiş gibi davranan bir zihniyet var karşımızda. Kadını hakir gören, işe yaramaz bulan, hiçbir şeyde söz hakkı tanımayan ve o meşhur, kibirli cümleyle onu ait olduğu sanılan sınırlarına iten bir kitle: “Sen ne anlarsın ki, sen işine bak!”
Peki, soruyorum o zaman: Kadının işi gerçekten ne?
Bizim okuduğumuz kitaplarda, sığındığımız değerlerde durum hiç de böyle değildi. İslam dini kadını emanet bilip baş tacı ederken, Türk toplumu tarihi boyunca kadını hakanın yanında kurultayda, hayatın tam merkezinde konumlandırmışken; günümüz toplumunda kadınları ikinci sınıf insan muamelesine maruz bırakan bu topluluk kim arkadaşlar?
Kendi kültüründen, inancından ve en önemlisi insanlığından bu kadar uzaklaşan, kadının sırtındaki yükü görmezden gelip onu sadece "düzen sağlayıcı bir gölge" olarak kodlayan bu anlayış hangi ara içimize bu kadar sızdı?
Hayatı ilmek ilmek dokuyan, evi yuva yapan, çocukları geleceğe hazırlayan kadının emeğini "zaten yapması gerekenler" torbasına atıp, iş ciddiyete ve geleceğe gelince "sen anlamazsın" demek, en hafif tabirle adaletsizliktir. Kadın hayatın kendisidir. Ve hayatın tam merkezinde olan birine "sen işine bak" demek, aslında kendi geleceğine, evine ve yuvana gözünü kapatmak demektir.
Artık durup düşünme ve bu çarpık zihniyetle yüzleşme vaktidir. Kadın sadece evin eksiklerini giden, düzeni sağlayan görünmez bir el değildir; o, hayatın en temel ortak akıl ortağı, dert ortağı ve en büyük emektarıdır.
Oysa olması gereken, özümüzde zaten var olan o eşsiz dengeyi yeniden hatırlamaktır. Hayat, tek taraflı bir tahakküm alanı değil; sevgiyle, saygıyla ve en önemlisi istişareyle yürütülen ortak bir yolculuktur. Hakiki bir aile ve güçlü bir toplum; kadının fikrini baş tacı eden, onun emeğine değer veren ve her büyük kararda el ele yürümeyi becerebilen bir anlayışla inşa edilir. Kazanç da emektir, karar da sorumluluktur; hepsi ortaktır, hepsi bütündür.
Kadına "Sen işine bak" sığlığından sıyrılıp, "Biz bu hayatı birlikte omuzluyoruz" asaletine ulaştığımız gün, sadece kadınlar hak ettiği değeri bulmayacak; ailelerimiz de toplumumuz da asıl o zaman huzura ve berekete kavuşacaktır. Çünkü biliyoruz ki, kadının güçlü, saygın ve söz sahibi olduğu bir evde büyüyen çocuklar, yarının daha adil ve daha güzel dünyasını kuracak olanlardır.
Gelin, gölgeleri kaldıralım ve hayatı hak ettiği gibi, omuz omuza, yan yana ve bir arada aydınlatalım.