"Teşhis yanlışsa, tedavi iyileştirmez."
Geçtiğimiz hafta yaşanan ve son 25 yılın ilk büyük finansal "fon" krizi olarak kayıtlara geçen gelişmeler; siyasi tartışmaların, bölgesel gerilimlerin ve akaryakıt zamlarının bile önüne geçti.
Süreci daha net anlayabilmek için önce "fon" yatırımının ne olduğunu basit bir örnekle açıklamakta fayda var:
Normal şartlarda bir yatırımcı, aracı bir kurumun fonuna 100 TL yatırdığında; fon yöneticisi bu parayla hisse, tahvil veya mevduat gibi çeşitli finansal varlıklar satın alır. Yatırımcı fondan çıkmak istediğinde ise payı iade edilir ve parasını geri alır. Sistem teoride bu şekilde işler.
Ancak mevcut krizde süreç bu şekilde işlemedi. Bazı fonların, işlem hacmi düşük ve "sığ" olarak nitelendirilen hisseleri büyük miktarlarda satın aldığı değerlendiriliyor. Bu alımlar neticesinde hisse fiyatları yapay bir şekilde yükseldi ve fonların getirileri kağıt üzerinde çok yüksek göründü. Yüksek getiriyi gören yerli ve yabancı yatırımcılar ilgili fonlara akın etti. Fonlar aynı hisselerden daha fazla aldıkça fiyatlar daha da yükseldi ve piyasada belirgin bir "balon" oluştu. Yatırımcılar adım adım bu tuzağın içine çekildi.
Ta ki MSCI uyarana kadar...
Açılımı Morgan Stanley Capital International olan MSCI; küresel finans piyasaları için hisse senedi endeksleri ve yatırım analitiği araçları üreten ABD merkezli lider bir kuruluş. MSCI, yayımladığı uyarıda uluslararası yatırımcıların Türkiye sermaye piyasalarında daha şeffaf ve kurallara dayalı bir ilerleme görmek istediklerini vurgulayarak; Kasım 2026 Endeks İncelemesi öncesinde Türkiye’ye yönelik uygulamalar konusunda daha detaylı bilgilendirme yapacağını duyurdu.
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), bu uyarının ardından 28 Ağustos’ta yeni düzenlemeleri yürürlüğe koydu ve kriz tam da bu noktada patlak verdi.
Yeni kurallara uymak zorunda kalan fonlar, taşıdıkları büyük pozisyonları küçültmek amacıyla hızla hisse satışına geçti. Sığ hisseler sert düştü, buna paralel olarak fonların değerleri de eridi. Değer kaybını gören yatırımcılar fondan çıkmak isteyince, fon yönetimleri çıkış taleplerini karşılayabilmek adına daha fazla hisse satmak zorunda kaldı. Sonuçta hisseler daha da düştü ve zincir etkisiyle genele yayılarak tam anlamıyla bir likidite krizi ortaya çıktı. Birçok yatırımcı panik havasıyla hisselerini zararına elden çıkarmak zorunda kaldı. Faturayı her zaman olduğu gibi yine bireysel yatırımcılar ödedi.
Şüphesiz, her krizde olduğu gibi bu kriz de bir şekilde atlatılacaktır. Ancak arkasında ciddi bir yıkım ve telafisi güç zararlar bırakarak...
Şimdi birileri çıkıp "Bize ne? Parası olan düşünsün" diyebilir.
Ancak mesele sadece parası olanların kaybetmesi değil; meselenin özü ülkemizin finansal güvenilirlik sorunudur. O güven bir kez sarsıldığında, ortaya çıkan ağır bedel toplumun tamamına yansır.
İşte tam da yaşanan bu finans krizini değerlendirirken şu temel soruyu sormak zorundayız:
"Sorun mevcut sistemin kendisinde mi, yoksa yönetim ve denetim zafiyetinde mi?"