Yaz aylarının gelmesiyle birlikte her yıl aynı endişeyi yaşıyoruz: Su krizi. Yağmurların azalması, barajların doluluk oranlarının düşmesi, tarım alanlarının kuruması ve içme suyunun tehlikeye girmesi artık bize yabancı bir manzara değil. Ne var ki, bu durumu her yaz yeniden “yeniymiş gibi” konuşmak, çözüm değil, bir alışkanlık haline geldi. Oysa susuzluk, artık geçici bir sorun değil; kalıcı bir tehdittir. Ve bu tehdide karşı sadece konuşmak değil, harekete geçmek gerekiyor.
Su sadece yazın mı hatırlanmalı?
Ne yazık ki biz, suyu ancak çeşmelerden damlamamaya başladığında hatırlıyoruz. Oysa suyun kıymetini mevsimlik değil, ömürlük bilmemiz gerekir. Suyun geleceğini korumak için sadece yaz mevsiminde değil, yılın her döneminde önlem alınmalı. Su kaynakları kendiliğinden çoğalmıyor; aksine, bilinçsiz tüketimle her geçen gün azalıyor.
Yaklaşık iki aydır yağmur yağmadı. Barajlar alarm veriyor, dereler kurudu, yeraltı suları çekiliyor. Köylerdeki çiftçilerimiz, geçimlerini sağladıkları mısır ve fındık tarlalarının kuruduğunu, ürünlerinin yandığını, emeklerinin boşa gittiğini söylüyor. Şehir merkezlerinde durum şimdilik daha az hissediliyor olabilir ama bu, tehlikenin orada olmadığı anlamına gelmez. Su krizi kapımızda değil; eşiğimizde.
İlk olarak, bu sorunu sadece bir kuruma yüklemek kolaycılıktır. Elbette SASKİ (ya da diğer yerel su ve kanalizasyon idareleri) eksikliklerden sorumlu olabilir, ancak tüm sorumluluğu bu kuruma atmak, toplum olarak elimizi taşın altına koymaktan kaçmaktır. Susuzluk, hepimizin sorunudur; dolayısıyla çözümü de hep birlikte aramalıyız.
SASKİ ya da ilgili idareler üzerine düşeni yapmalı; ancak bizler de bireysel olarak suyu tasarruflu kullanmalı, kaynaklarımızı israf etmemeli ve en önemlisi, doğal döngüye zarar vermemeliyiz. Ağaçları kesip beton binalar dikerek yağmurun toprağa geçmesine engel oluyoruz. Yeşil alanları yok ederek erozyonu ve kuraklığı tetikliyoruz. Suyun döngüsüne saygı göstermediğimiz sürece, doğa da bize karşılık vermeye devam edecek.
Kar suyu neden değerlendirilmiyor?
Bir başka önemli konuya da değinmek isterim: kışın yağan karlar. Yüksek kesimlere yağan karlar, baharda eriyip denize karışıyor. Oysa bu suların bir kısmı, uygun sistemlerle toplanıp filtrelenerek su depolarına aktarılabilir. Kar sularını değerlendirmek, susuzlukla mücadelede yeni bir kapı aralayabilir. Bu tür yenilikçi çözümler için yatırımlar yapılmalı, projeler geliştirilmelidir. Yani mesele sadece yağmur duası etmek değil, aynı zamanda aklımızı da kullanmaktır.
Bu sorunun çözümü için artık konuşmanın ötesine geçmek gerekiyor. Belediyeler, çevre mühendisleri, su politikası uzmanları, tarım temsilcileri ve sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek kalıcı çözüm odaklı bir strateji oluşturmalı. Yağmur hasadı sistemlerinin yaygınlaştırılması, tarımda damla sulama yöntemine geçişin hızlandırılması gibi adımlar ivedilikle atılmalı.
Eğer biz bu girişimlere bugünden başlamazsak, yarın çok geç olabilir. Her yaz mevsiminde "bu sene biraz daha kötü" demek yerine, artık "bu sene daha iyiyiz" diyebileceğimiz bir noktaya ulaşmalıyız. Su sadece bir yaşam kaynağı değil, aynı zamanda bir gelecek meselesidir. Torunlarımızın da bu dünyada su içebilmesini istiyorsak, bugünden itibaren hem bireysel hem de toplumsal olarak üzerimize düşeni yapmalıyız. Kışın karına, baharın yağmuruna, yazın sıcaklığına güvenmeden, bilinçli adımlarla bu krizi kalıcı çözümlere ulaştırmalıyız. Suyun akmadığı bir musluk, sadece teknik bir arıza değildir; ihmalkârlığın sonucudur. Unutmayalım: Su akmazsa, hayat da akmaz.