Yıkımdan çıkışın yol haritası hazır

Gelecek Partisi Karasu İlçe Başkanı Salim Direk, ülkenin içerisinde bulunduğu çıkmazın reçetesinin hazır olduğunu belirtti. Direk, “Yıkımdan Çıkışın Yol Haritası” başlıklı çalışmanın genel merkezleri tarafından maddeler halinde hazırlandığını belirterek “Yetki verildiği takdirde Türkiye’nin düze çıkışı mümkündür” dedi.

Yıkımdan çıkışın yol haritası hazır


-

Gelecek Partisi Karasu İlçe Başkanı Salim Direk, partisinin genel merkezi tarafından hazırlanan “Yıkımdan Çıkışın Yol Haritası” başlıklı çalışma hakkında şu bilgileri verdi:

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi iflas etmiştir. Yaşadığımız gerçekler kalıcı çözümün tartışmasız bir şekilde güçler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının sağlandığı, şeffaf, hesap veren, liyakat esaslı bir kamu yönetimi ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem olduğunu net bir şekilde ortaya çıkarmıştır.

Yeni Anayasa ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile tek kişinin iradesine dayalı bir yönetime geçildi.

Denetimsizlik, hukuksuzluk, liyakatsizlik ve sadakat, tek kişinin iradesine bağımlılıkla birleşmiş ve ülkemiz tüm insani, sosyal, ekonomik ve demokratik göstergelerde her geçen gün daha da geriye düşmektedir.

Yetkileri kısıtlanmış olan TBMM adeta devre dışıdır.

Kurumların yöneticileri, liyakatli ve görevinin gereğini yerine getirecek yılların birikimine sahip kişiler değil, yandaş sadıklardan oluşan ve yukarıdan gelen talimatları itirazsız uygulayan siyasi hazır kıtalardır.

Kamunun genel koordinasyon ve yürütme yeteneği yok edilmiştir.

Ekonomi başta olmak üzere, Kamu yönetiminin ortak karar alma ve koordinasyon kurulları Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli ile yok edildi veya beklenilen işlevlerini yapamayacak bir hale dönüştürüldüler.

Kamu kuruluşları tarafından bilgi ve istatistikler ya hiç yayımlanmamakta ya da TÜİK başta olmak üzere yayımlananların inandırıcılığı bulunmamaktadır. Türkiye şu anda göstergesiz bir ülkedir.

Göstergesiz bir yönetimin güven ve inandırıcılık sağlaması mümkün değildir. Güven bunalımı ise yönetim bunalımıdır. Yönetim bunalımı ise yozlaşmayı doğurur.

Yozlaşmanın doğal sonucu kurumsal çöküştür. Türkiye bugün bu çöküşü yaşamaktadır.

Bu yıkımdan çıkışın tek yolu hemen seçimdir.

Seçimler yapılıncaya kadar Türkiye’nin kaybedecek vakti yoktur. Gelecek Partisi olarak ülkemize olan görevimiz ve sorumluluk duygumuzla mali alanlarla ilgili tespitlerimizi ve çıkışa yönelik önerilerimizi kamuoyu ile paylaşıyoruz.

KAMU MALİYE POLİTİKALARINDA TESPİTLER ve ÖNERİLER

Gelecek Partisi olarak, kamu gelir ve giderleri ile varlık ve yükümlülüklerinin,

- Sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomik büyüme ve kalkınma hedefleri doğrultusunda,

- Makroekonomik politikalar ile uyumlu olarak,

- Etkin, verimli ve rasyonel bir biçimde, yönetilmesini sağlamayı hedefliyoruz.

Ekonomik kaynakların toplumun tamamının yararına uygun ve etkin biçimde dağılmasını, gelirin ise adil ve dengeli bir biçimde bölüşülmesini sağlamanın sağlıklı bir ekonomi yönetimi için elzem olduğunu düşünüyoruz.

Maalesef Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtiğimiz günden bu yana alınan her kararla, yapılan her keyfi uygulama ile yukarıda işaret ettiğimiz çerçeveye aykırı bir kamu maliye politikası çerçevesinin tasarlanmakta olduğuna şahit oluyoruz.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtiğimiz 2018 yılından bu yana rakamlarla bakıldığında;

- Sisteme geçmeden önceki 3 yılda ortalama 34 milyar TL düzeyinde olan bütçe açığının, 2020 yılında tam 5 kat artarak 175 milyar TL’ye ulaştığını görüyoruz. OVP’ye göre bütçe açığı 2021 yılında 230 milyar TL’ye 2022 yılında ise 278 milyar TL’ye ulaşacak.

- Bütçe açığının en önemli kaynağı sözde “faiz karşıtı” iktidarın bir avuç faizciye yaptığı “fahiş” faiz ödemeleri. Yine sisteme geçmeden önceki 3 yılda ortalama 53 milyar TL olan kamunun faiz harcamaları, 2020 yılında 140 milyar TL’ye ulaştı. 2021 ve 2022 yıllarında ise sırasıyla 190 ve 240 milyar TL kamu faiz ödemesi yapılacak.

- Bu bütçe açığının ve bu açığın temel sebebi olan faiz ödemelerinin tüm yükü ise vatandaşın sırtında kalmaya devam edecek. İktidar sisteme geçmeden önceki 3 yılda ortalama 468 milyar TL olan vergi tahsilatlarını 2020 yılında 833 milyar TL’ye çıkarırken, aynı rakamın 2021 ve 2022 yıllarında sırasıyla 1 trilyon 58 milyar ve 1 trilyon 258 milyar TL’ye ulaşmasını öngörüyor.

- Vatandaştan pandemi döneminde bile hiç acımadan alınan bu vergilerin önemli bir bölümü faiz ödemelerine gidecek. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçmeden önce her 10 liralık verginin 1 lirası faize giderken, sistemle birlikte uygulanan kibre, şatafata, israfa, keyfiliğe dayalı politikalar nedeni ile bu rakam 2 liraya çıkacak.

- Hükümet sadece bütçeyi, vergi yönetimini bozmakla kalmayıp kamu borcunun yapısını da önemli ölçüde bozdu. Vatandaşa harcanmamakla birlikte; artan borçlanma, Türk Lirasındaki hızlı değer kaybı ve kötü yönetim nedeniyle kamu borçları 2017 yılındaki 876 milyar TL’lik düzeyinden bugün itibariyle 2,5 trilyon liranın üzerine çıktı. Başka bir deyişle sadece 3 yılda Türkiye’deki her bir ailenin borcu 75,000 TL arttı.

- Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçmeden önce %28 olan kamu borcunun milli gelire oranı %43’e ulaştı.

- Kendi vatandaşından bile TL cinsinden borçlanamayan hale gelen iktidar iç borçta 0 olan döviz cinsi borçlanmayı sadece 3 yılda %32’ye çıkardı.

- Dövizle iç borçlanmada yaşanan artış ile birlikte Türkiye’nin kamu borcu içinde yabancı para borçlanmanın oranı 2017 yılındaki %39 seviyesinden bugün itibariyle %65’e yükseldi. Başka bir deyişle uyguladığı hatalı politikalar nedeniyle yatırımcıları kendi eliyle döviz tasarrufuna yönlendiren, bu yolla TL’deki değer kaybını daha da hızlandıran iktidar kamu borcunun artan yükünü umursamayarak borçlanmada kendi kendini besleyen yeni bir sarmal yarattı.

Elbette kamu maliyesinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yaşanan hızlı bozulma yukarıda en genel hatlarıyla sıraladığımız rakamlardan ibaret değil. Sistemin hayata geçmesi ile birlikte;

- Şeffaflık, hesap verilebilirlik, denetim, kurum ve kuralların önemi vb. konularda da hızlı bir gerileme yaşandı.

- Kamu maliye politikalarına bütüncül bir sistem çerçevesinde yaklaşılmadı.

- Bütçe hazırlığı, onaylanması ve uygulanması süreci ile tüm kamu maliyesi düzenlemelerinde Meclisin etkisi azaltıldı.

- Vatandaş bütçesi yaklaşımının yerine “iktidar yandaşları bütçesi” yaklaşımı uygulandı.

- Bütçe Hakkı’na katılım sürecinin zayıflatıldı. Toplumun bütçeye katılımına ilişkin en ufak bir girişimde dahi bulunulmadı.

- Devletin ekonomideki büyüklüğünün artırılmaması ve hatta mevcut harcamaların seviyesinin ve dağılımının gözden geçirilerek, israf alanlarının ortadan kaldırılması gerekirken, kaynaklarımız verimsiz, üretken olmayan, rekabeti azaltan ve istihdam piyasasını daraltan alanlara aktarıldı.

Kamu maliye politikalarında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte yaşamakta olduğumuz bu süreç sürdürülebilir değildir. Sorunu kendinden başka her yerde gören, serbest piyasa sisteminin hemen tüm temel değerlerini hiçe sayan, kamu malını kendi malı gibi görüp hesap vermeyen, “ben yaptım oldu” anlayışıyla milletin hakkını çarçur eden, komplocu bu anlayış arkasında büyük bir enkaz bırakarak gitme yolundadır.

Ülkesini seven, insan onurunu, kalkınmayı, refahı ve adaleti önceleyen herkesin bu gidişe ses vermesi gerekmektedir. Türkiye istikbalini bu liyakatsiz, kifayetsiz ve cahil ekonomi yönetimine teslim etmemeli, çözüm odaklı, içinde somut öneriler barındıran bir yaklaşımla bu sürece müdahale etmelidir.

Bu çerçevede kamu maliye politikalarında acilen uygulanmak üzere aşağıdaki önerileri kamuoyunun dikkatlerine sunuyoruz:

Covid-19 salgını ile birlikte tüm dünyada kamu maliye politikalarına bakış net bir biçimde değişmiştir. Salgının yarattığı tahribattan en az zararla çıkabilmek için toplumun tüm kesimlerine dokunan 'sağlık ve sosyal güvenlik’ harcamalarının önemi artmıştır. Nitekim son 2 yılda uluslararası çok taraflı kurumların ve düşünce kuruluşlarının kamu maliyesine ilişkin yaptıkları detaylı çalışmalar bu süreçte yapılacak doğrudan yardımların ve sağlık harcamalarının sürdürülebilir bir büyüme açısından önemini ortaya koymaktadır. Bu nedenle 2022 yılı bütçesi sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlerden bütün vatandaşlarımızın eşit koşullarda yararlanabilmesini sağlayacak şekilde yeniden yapılmalıdır.

“Orta Vadeli Ekonomik Program” Türk ekonomisiyle ilgili tüm tarafların rehberidir. Bu itibarla söz konusu belgenin kendi içinde tutarlı, ikna edici, güven veren bir yaklaşımla ve çerçevesi çok iyi çizilmiş bir biçimde hazırlanması elzemdir. Hızla, sorunların kaynağını kendinden başka her yerde arayan, yaptığı tutarsız ve keyfi müdahalelerle TL’ye zarar veren yaklaşım terk edilmeli, para politikası ile de uyumlu bir OVP hazırlanarak, ulusal ve uluslararası yatırımcıların güveni tesis edilmelidir.

Sadece 2022 yılı bütçesinde KÖİ projeleri için yapılacak ödemeler 43 milyar TL düzeyindedir. Yaşanmakta olan kur krizi ile kaçınılmaz olarak bu rakam daha da büyüyecektir. KÖİ projelerinden kaynaklanan borçlar, kamu borcunun içinde sayıldığında kamu borcunun milli gelire oranı neredeyse AB’nin Maastricht ölçütlerinin üst sınırı olan %60’a ulaşmaktadır. Türkiye dar gelirliye, çiftçiye, emekliye, işçiye, gençlere, hayat pahalılığı altında ezilen vatandaşlarına el uzatamazken, KÖİ projelerinin yarattığı bu ağır yükü daha fazla taşıyamaz.

Acilen söz konusu sözleşmelerin tüm detayı kamuoyu ile paylaşılmalı, “adil” değer tespiti hususunda tarafsız bir uzmanlar grubu oluşturulmalı ve ilgili taraflarla bu sözleşmelerin yeniden değerlendirilerek kamu maliyesi üzerindeki olumsuz etkileri en aza indirilmelidir. KÖİ yükümlülüklerinin doğru muhasebeleştirilmesi sağlanmalıdır.

Üreticilerden, çalışanlardan ve bütün vatandaşlarımızdan toplanan kamu kaynaklarının nerelere ve nasıl harcanacağı büyük bir sorumluluktur. Kamu yönetiminde gelirlerin temininden harcamaların tahsisine kadar tüm süreçleri, mali disiplin hedefine uyumlu bir şekilde vatandaş odaklı bir bakış açısı ile planlayarak ‘vatandaş bütçesi’ uygulamasına geçilmelidir.

Türkiye’de vergilerin yaklaşık %70’i dolaylı vergilerden oluşmaktadır. Bu oran AB’nin neredeyse 2 katı düzeyindedir. Kötü yönetimin sonucu olarak enflasyon altında ezilen vatandaşlarımızın bu kadar adaletsiz bir vergi sistemi ile daha fazla ezilmesinin önüne derhal geçilmelidir. Vergi sisteminde; aynı durumda olan her bir gerçek ve tüzel kişiyi aynı şekilde vergilendirecek şekilde vergi mevzuatı yeniden düzenlenmelidir.

İktidar sadece 2022 yılında vergi teşvik ve istisnaları yoluyla 330 Milyar TL vergiden vazgeçeceğini beyan etmektedir. Adaletsiz dolaylı vergilerle dar gelirlinin bu kadar ezildiği bir ülkede bu büyüklükte bir teşvik ve istisna kabul edilebilir değildir. Derhal bir plan dahilinde teşvik ve istisna tutarlarının vergi gelirlerinin belli bir yüzdesini aşmaması kanuni teminat altına alınmalı, vergi reformu kapsamında vergi teşvik ve istisnalarını kişiye ve kuruma özel olmaktan çıkarılıp, aynı durumda olan gerçek ve tüzel kişilerin hepsini kapsayacak adil bir hale getirilmelidir.

Salgın sonrası kamu maliyesinin en önemli zorluklarının başında gelir adaletsizliğinin giderilmesi gelmektedir. Daha adil bir gelir paylaşımının sağlanması için vergi ve harcama politikalarını kamuda tasarrufu merkeze alarak yeniden gözden geçirilmelidir.

Türkiye bu kadar kısa sürede kamu maliyesinde bu denli sert bir bozulma yaşarken, ulusal ya da uluslararası yatırımcılar için yatırım yapılabilir bir ülke olarak görülemez. Bu nedenle Hazine ve Maliye Bakanlığı, yeni bir “Kamu Maliyesi Strateji Belgesi” hazırlamalı ve bu çerçevede tüm detayları çok iyi belirlenmiş “Uyarlanabilir Mali Kural” uygulamasına geçmelidir.

İktisadî faaliyetin canlı, büyümenin güçlü olduğu dönemlerde dengeleyici maliye politikaları, şartların olumsuz olduğu dönemlerde ise destekleyici maliye politikaları uygulanacağı açık bir biçimde tüm taraflara duyurulmalıdır.

Başta Türkiye Varlık Fonu olmak üzere bütçe dışı nitelik kazanmış olan tüm uygulamalar derhal sonlandırılmalıdır.

Bir yandan pandemi döneminin yarattığı zorluklar, diğer yandan kur krizi nedeniyle ülkede ticaret durmuş haldedir. Yüksek okullarda eğitim gören gençlerimiz bir yandan barınma diğer taraftan geçim derdiyle eğitimlerinden gerekli verimi alamamaktadır. Acilen; çiftçilerimizin, esnafımızın ve yüksek okul öğrencisi gençlerimizin karşı tarafı kamu kurum ve kuruluşları olan tüm borçları için bir yeniden yapılandırma programı açıklanmalıdır.

PARA POLİTİKALARINDA TESPİTLER ve ÖNERİLER

Gelecek Partisi olarak Para Politikasının temel amacının, fiyat istikrarına sürdürülebilir bir biçimde ulaşmak ve finansal istikrarı gözetmek olduğunu düşünüyoruz. Bizim açımızdan fiyat istikrarı hedefine sürdürülebilir bir biçimde ulaşmak, ekonominin dengelerini bozmayacak fiyat düzeylerinin bulunması ve bunun sürdürülebilmesidir.

Ekonomi programımızın uzun vadeli ana hedefleri olan büyümeye, istihdama, kalkınmaya, adil gelir dağılımına ve sağlıklı bir finansal sistemine ulaşmak için para politikasının yapabileceği en önemli katkı sürdürülebilir fiyat istikrarıdır.

Kamu maliye politikalarında yaşananlara benzer olarak para politikalarında da maalesef Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtiğimiz günden bu yana alınan her kararla, yapılan her keyfi uygulama ile kötü bir yönetimin hâkim olduğuna şahit oluyoruz.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçtiğimiz 2018 yılından bu yana uygulanan kötü yönetim ile bugün geldiğimiz noktada yıllık tüketici enflasyonu %19.9’a, üretici enflasyonu ise %46,3’e ulaşmıştır. Sadece 40 aydaki birikimli Tüketici enflasyonu %63, Üretici enflasyonu ise %110 olmuştur. Üretici ve tüketici enflasyonu arasındaki fark Türkiye yakın tarihinin en yüksek düzeylerine yükselirken enflasyon baskısının gelecekte de yukarı yönlü kalmaya devam edeceğine işaret etmektedir.

Türkiye %19,9 enflasyonu ile dünyada 193 ülke arasında en yüksek enflasyonu olan 11. ülke sıralamasına yükselmiştir. Türkiye ayrıca dünyada nüfusu 50 Milyonun üstünde olan ülkeler arasında enflasyonu ile İran ve Etiyopya’dan sonra en yüksek enflasyona sahip 3.ülke konumuna ulaşmıştır. Türkiye, dünya ortalamasının 4,5 katı, Avrupa ortalamasının 5,5 katı, bize benzeyen gelişmekte olan ülkelerin tam 4 katı enflasyon yaşamaktadır. Faizde ise nüfusu 50 Milyonun üstünde olan ülkeler arasında Türkiye dünya ikincisi haline gelmiştir.

Türk Lirasının değersizleşmesi ile Türkiye %20’lerin üzerinde oluşacak yeni bir enflasyon patikasına girmiştir. Önlem alınmaz ise hızla 1970’lerde karşımıza çıkıp 20 yıl boyunca ülkeye büyük zararlar veren “kalıcı yüksek enflasyon” dönemine girme tehlikesi kapımızdadır.

Bütün bu ağır tabloya rağmen bugün gelinen noktada; uzun yılların bilgi ve insan birikimini kullanmayı terk etmiş, özerkliğinden vazgeçip siyasi bir kurum gibi hareket eden, “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” sözde teorisini uygulayabilmek için hiçbir bilimsel gerçekliğe dayanmayan kararlar alan, tamamen siyasi tahakkümün altına girmiş bir Merkez Bankası yönetimi ile karşı karşıyayız.

Merkez Bankası yöneticilerinin sık sık gece kararnameleriyle değiştiği, kişisel çatışmaların, kliklerin, adam kayırmacılığının hâkim olduğu bu sistemde en büyük bedeli ise milletimiz ödemektedir. Kamunun 180 milyar dolar, Merkez Bankasının 27 milyar dolar, özel sektörün ise 239 milyar dolar olmak üzere toplam 446 milyar dolar dış borcu vardır. Ayrıca 157 milyar dolar KÖİ projeleri kaynaklı yükümlülük mevcuttur. Son 8 ayda alınan akıl dışı kararlara $, Türk Lirasına karşı %70 değer kazanmıştır.

Dış borç nedeniyle 8 ayda artan borç yükümüz tam 1,95 Trilyon TL, sadece KÖİ taahhütleri nedeniyle artan yükümüz tam 840 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Yani sadece son 8 ayda bu iki hesaptan kaynaklı vergilerimizle ödenecek borç artışı 2,8 Trilyon TL’dir.

Millete ödetilen bedel bu kadar ağır iken ithalatının neredeyse %80’i aramalı ve hammadde olan bir ülkede iktidar, yüksek kur ile cari dengeyi güçlendirip fiyat istikrarını sağlayacağına inanmaktadır. 2021 enflasyonunu 2020 yılı başında %5,4 tahmin edip, bugün %18,4’e “güncelleyen” bu akıl, dünya ekonomisini izlediğini, uluslararası enflasyon gelişmelerini anladığını, küresel enflasyon baskısının geçici olduğunu anlatmaya ve bu yolla gerçeklikten uzak politikalarına bizleri ikna etmeye gayret etmektedir.

Kurdaki hızlı değer kaybını gayrihukuki bir biçimde 128 milyar dolarlık rezervi satarak durdurabileceğini zannedenler, başarılı olamayınca cari dengenin fiyat istikrarına yardım edeceğinden, rekabetçi kura kadar birçok masalı milletin gözünün içine baka baka anlatma derdine düştüler.

Bütün bunlar olurken net asgari ücret aylık 230 doların altına gerilemiştir. Haftada 45, ayda 200 saat çalışan birisi için saatlik ücret sadece 1,2 dolara eşitlenmiştir. Asgari ücretle iş bulma şansına erişebilen bir Türk işçisi, Uluslararası tanımda günlük 5,5$ olan yoksulluk sınırına erişebilmek için günde 5 saat çalışmak zorundadır. "Rekabetçi kur" masalıyla Türkiye’deki işgücü piyasasını köle pazarına çeviren bu akıl sayesinde artık ucuz işgücü denince akla Çin değil maalesef Türkiye gelmektedir.

Türkiye’nin böyle bir para politikası yönetimini kaldırabilecek gücü kalmamıştır. Ülke cahil, liyakatsiz, kifayetsiz, “ya tutarsa” aklıyla politika üreteme gayretindeki bu ekiple ağır bir “fakirleşme girdabına” doğru gitmektedir. Bu ağır maliyeti ülkemiz belki de yıllar boyu taşımak zorunda kalacaktır. Vicdanlı her siyasetçi bu gidişe hemen şimdi dur demek zorundadır. Bu çerçevede para politikasında acilen uygulanmak üzere aşağıdaki önerileri kamuoyunun dikkatlerine sunuyoruz:

11) Enflasyonla samimi ve ikna edici bir mücadele yapılmasını teminen, bugün tamamıyla siyasetin güdümüne girmiş olan TCMB yönetimi derhal görevden alınmalıdır.

TCMB yönetimine gerekli eğitim, iş yaşamı tecrübesine sahip, tüm paydaşlarca liyakatli bulunacak nitelikte yeni bir yönetim, Hükümetin önerisi ve ilgili TBMM ihtisas komisyonunun nitelikli oy çoğunluğu ile atanmalıdır. Hiçbir hal ve şart altında TCMB’nin araç ve operasyon bağımsızlığı siyasi müdahalelere açık olmamalıdır.

Yeni TCMB yönetimi yeni bir “para politikası yol haritası metni” oluşturmalı, %5’lik uzun dönemli enflasyon oranını hedeflemeli ve söz konusu metinle uygulayacağı politikaları tüm ayrıntılarıyla açık bir biçimde kamuoyu ile paylaşmalıdır.

Enflasyon hedefinin tutturulamaması nedeniyle iki dönem üst üste hükümete mektup yazmak zorunda kalan TCMB Başkanının, ilgili TBMM ihtisas komisyonunun nitelikli oy çoğunluğu ile görevinden alınabilmesi sağlanmalıdır.

Enflasyon hedeflemesi rejiminin önkoşulları olan şeffaflık ve hesap verme yükümlülüğü ilkeleri yasal güvence altına alınmalıdır. PPK özeti açıklanırken üyelerin oyları ve orta ve uzun vadeli enflasyon beklentileri de açıklanmalıdır.

TCMB politikalarının belirlenmesinde reel ve finansal sektörün ihtiyaçlarının ve beklentilerinin anlaşılması uygulanacak politikaların başarısı açısından elzemdir. Söz konusu koordinasyonu güçlendirmek amacıyla TCMB Para Politikası Kurulu’na finansal ve reel sektörü temsilen oy hakkına sahip bağımsız iki üye eklenmelidir.

TCMB’nin hiçbir politika uygulamasında şeffaflıktan uzak ve güven sarsıcı husus yer almamalıdır. Finansal piyasalarda ekonomi politikalarına olan güveni sarsıcı, uluslararası sermaye akımlarının serbest bir biçimde gerçekleşmesini aksatan, risk algısını yükselten ve uzun vadeli büyüme potansiyelini sınırlayabilecek olan piyasa dışı politika uygulamalarına izin verilmeyeceği açıklanmalıdır.

128 Milyar dolarla ilgili soruşturma başlatılmalı ve siyaset ve bürokrasideki sorumlularının yargılanması sağlanmalıdır.

BANKACILIK ve FİNANSAL HİZMETLERDE TESPİTLER ve ÖNERİLER

Gelecek Partisi olarak Finansal hizmetler sektöründe devletin sorumluluğunu, piyasaların ve kurumların sağlıklı işlemesini gözetmek, uluslararası kabul görmüş kurallara uyumlu olmasını sağlamak, tasarruf sahibinin, yatırımcının ve tüketicinin haklarını korumak olarak görüyoruz.

Finansal hizmetler sektörüne ilişkin genel yaklaşımımız finansal açıdan en etkili teşvikin; sürdürülebilir bir fiyat istikrarı ve bunun sonucunda düşük faizler, öngörülebilirlik ve buna bağlı uzun finansman vadeleri, etkin piyasalar ve buna bağlı düşük aracılık maliyetleri olduğu şeklindedir.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş sonrasında finansal hizmetler sektörünün denetim ve düzenlemesi tamamen siyasi hâkimiyet altına girmiştir. Bankacılık sektörü hem finansal hem de operasyonel baskılara maruz kalmış, bunun sonucunda aktif kalitesi düşmüş, risklilik oranları artmıştır. 2001 krizine giden yolda bankacılık sektörünün milli gelirimizin dörtte birinin erittiği unutulmuş gibi, kamu bankaları yine amacı dışında siyasi çıkarlara yönelik olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Bu çerçevede kamu maliye politikalarında acilen uygulanmak üzere aşağıdaki önerileri kamuoyunun dikkatlerine sunuyoruz:

Siyasi etki altına girmiş BDDK başkanının ve kurul üyelerinin görevlerine hemen son verilmelidir.

Finansal hizmetler sektörünün denetim ve düzenlemesinin uluslararası en iyi uygulama örneklerine uygun ve özerk olmasının sağlanacağı açıklanmalıdır. Bu amaçla denetleyici ve düzenleyici kurumları siyasi etkinlerden arındırarak, etkin denetim ve gözetim yoluyla, sektörün toplum yararına uygun çalışmasını sağlanmalıdır.

Daha verimli ve etkin bir gözetim ve denetim için BDDK ve TCMB, TCMB kurumsal çatısı altında birleştirilerek, finansal hizmetler sektörünün tamamını kapsayacak şekilde yetkilendirilmelidir.

Kurumlara ehliyet ve liyakat ilkeleri çerçevesinde saygın yöneticiler atanmalı ve 2 yıllık hedefler belirlenerek TBMM meclis komisyonunda her yıl hedef gerçekleşme raporu sunmaları sağlanmalıdır.

Denetim mekanizmalarını güçlendirerek, çapraz denetimlerle sektör bilançoları tamamen şeffaf hale getirilmelidir. Sektöre güveni arttırmak için sermaye teşvik mekanizmaları hayata geçirilmelidir.

Kamu sahipliğindeki finansal kuruluşların siyasi tercihler ve çıkar hesapları ile kredi dağıtmasına son verileceği derhal açıklanmalıdır. Bu kuruluşların siyasi etki altına girmiş yöneticilerini hemen görevden alıp, yerlerine liyakat ve tecrübesi kanıtlanmış kişiler atanmalıdır.

Bu kuruluşlara emanet edilen kaynakların bundan sonra varlık amaçlarına uygun olarak çiftçilere, esnafa, KOBİ’lere ve yatırımlara ayırmasını sağlanacağı açıklanmalıdır.

Kamu bankalarının 10 Milyon $ eşdeğeri ve üstünde bir kişi veya kuruluşa kredi vermesi şarta bağlanmalı, verilmesi halinde gerekçesi ve finansal koşulları şeffaf bir şekilde açıklanmalıdır. Bu tutarın üzerinde daha önce verilmiş olanlardan geri ödeme sorunu olanlar kamu ile açıkça paylaşılmalıdır. Siyasetin finansmanı için kullanılmış krediler için hemen soruşturma açılmalıdır.

Şeffaflığı ve hesap verilebilirliği sağlamak üzere KİT’ler ve kamu bankalarına aktarılan gelir kaybı ve görevlendirme bedellerinin detayları kamuoyuna açıklanmalıdır.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB), Türkiye Katılım Bankaları Birliği (TKBB), Finansal Kurumlar Birliği (FKB), Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği (TSPB) gibi kuruluşlar siyasi yönlendirmeden ve baskıdan arındırılmalı, serbest seçimlerini yapmaları ve sektörlerinin taleplerini demokratik şekilde ifade etmeleri sağlanmalıdır.

Kredi Garanti Fonunu (KGF) sürdürülebilir büyüme hedefine ve özellikle küresel ölçekte önemi her geçen gün artan Dijital Ekonomi vb. öz girişim (start up) şirketlerinin kuruluş ve gelişim süreçlerine katkıda bulunacak bir yapıya dönüştürülmesi amacına yönelik olarak tüm paydaşlarla birlikte yeniden yapılandırılmalıdır.

İŞSİZLİK, YOKSULLUK ve GELİR DAĞILIMINDA TESPİTLER ve ÖNERİLER

Yoksulluk Türkiye’de hızla artmaktadır. TÜİK verilerine göre Türkiye’de 2020 yılında ayda 2,000 TL altında kazananların temsil edildiği medyan gelirin %70’ine giren kişi sayısı nüfusun %29’udur. Bu anketin 2019 verileri ile yapıldığı göz önüne alınırsa bugün yoksulluğun çok daha vahim bir hale geldiği açıktır.

Maddi yoksunluk; çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon ve otomobil sahipliği ile ekonomik olarak beklenmedik harcamaları yapabilme, evden uzakta bir haftalık tatil masrafını karşılayabilme, kira, konut kredisi ve faizli borçları ödeyebilme, iki günde bir et, tavuk, balık içeren yemek yiyebilme ve evin ısınma ihtiyacını karşılayabilme durumunu ifade etmektedir.

Yukarıda belirtilen dokuz maddenin en az dördünü karşılayamayanların oranı olarak tanımlanan ciddi maddi yoksunluk oranı 2019 yılında %26,3 iken 2020 yılı anket sonuçlarında 1,1 puan artarak %27,4 olarak gerçekleşti.

Bu veriler Türkiye’de yaklaşık 23 milyon vatandaşımızın bırakın insan onuruna uygun bir yaşam sürebilmeyi, yarın ne yiyeceğini planlayamaz hale geldiğini göstermektedir.

İşte bu tablo tam da otoriter yolsuzluk düzeninin devamını isteyenlerin arzuladığı Türkiye tablosudur. Yarın ekmeğini, barınmasını, ısınmasını planlayamayan vatandaşların demokrasi ve insanca yaşam talebinin kısıtlı olacağının bilinciyle Türkiye’de yoksullukla mücadele edilmemekte, adil ve hak temelli olmayan sosyal yardımlarla bu acılardan siyasi rant devşirilmektedir.

Türkiye gelirin dağılımında OECD’ye üye 36 ülke arasında 33. durumdadır. 2018 verileri ile hesaplanan bu eşitsizlik günümüzde çok daha bozulmuştur. Kalıcı yüksek enflasyon, yüksek rant gelirleri, kaynakların belli çıkar çevrelerine aktarılması, otoriter yolsuzluk düzeni ile derinleşen gelir dağılımı bozulması toplumun sosyal dengelerini tehdit etmektedir. Gelir dağılımı bozulurken orta sınıf yok olmakta, emeğin katma değerden aldığı pay küçülmekte ve yoksullaşma artmaktadır. Bugün Türkiye’de en tepedeki %20 nüfusun gelirden aldığı pay %47,5 iken, en aşağıdaki %20’nin aldığı pay sadece %5,9’dur. Türkiye’de gelir dağılımı piramidi, adeta “altta kalanın canı çıksın” piramididir.

Servet dağılımında ise çok daha vahim bir tablo vardır. Servetin % 43’ü %1’lik azınlığın elindedir. Servetin %72’ine ise nüfusun en zengin %10’u sahiptir.

Yoksulluk ve gelir eşitsizliği ile mücadele uzun soluklu bir mücadeledir. Kısa dönemde Türk Lirasını değerli tutarak elde edilen başarılar geçici ve istatistiki başarılar olmaya mahkûmdur. Bu alanlarda başarılı olabilmek için yüksek enflasyon ve yolsuzluklara mücadeleyle eşanlı olarak otoriter anlayıştan kurtulmamızı sağlayacak gerçek demokrasinin ve kurumlarının tesisi de elzemdir.

Bu çerçevede acilen uygulanmak üzere aşağıdaki önerileri kamuoyunun dikkatlerine sunuyoruz:

Enflasyonla gerçek bir mücadele yürütülmelidir.

İnsan onuruna yaraşır bir asgari ücret düzeyi tespit edilmelidir. Asgari ücretle çalışanlar açısından brüt ücret net olarak ödenmelidir. Çalışan açısından brüt asgari ücretin net olarak ödenmesi ve işveren açısından istihdam yükünün azaltılması bütçede kalıcı bir hasara yol açmadan yapılabilecek durumdadır.

Asgari ücretliler için TÜİK tarafından ayrı bir yaşam sepeti hesaplanmalı ve artışların bu sepetin üzerinde yapılarak düşük düzeydeki ücretlerin reel olarak yükselmesi sağlanmalıdır.

Asgari ücretliler için İşveren tarafından ödenen Sosyal Güvenlik ve vergi yüklerini azaltılmalıdır.

Öncelik çalışan ve iş sağlayanda olmalıdır. Kayıtsız çalışanlar için bir seferliğine kayda alma koşuluyla emek barışı ilan edilmelidir.

Asgari ücretle ve asgari ücrete yakın ücretlerle çalışanların oranını düşürecek politikalar ortaya konmalıdır.

Gerçek sendikalaşmayı teşvik edip, istihdam güvenliğini arttırılmalıdır.

İşsizlik fonundan faydalanma koşulları esnetilmeli ve yararlanma süreleri uzatılmalıdır. İşsizlik fonunun amacı dışında ucuz finansman kaynağı olarak kullanılmasına son verilmelidir.

İstihdamda cinsiyet temelinde fırsat eşitliği tam olarak sağlanamamıştır. Kadınların işgücüne katılımı teşvik edilmelidir.

Yoksulluk sorununun önemli bir parçası olan EYT mağdurlarına Haziran 2021’de açıkladığımız çerçevede, sosyal güvenlik sistemimizin dengesinin bozulmasına izin vermeden insan onuruna yaraşır bir çözüm sunulmalıdır.

Dezavantajlı kesimlerin üretim ve emeğinin pazara erişim hakkını kısıtlayan tüm uygulamalar ortadan kaldırılmalıdır.

Başta “ev gençlerimiz” olmak üzere, çalışma yeterliliği ve yaşına sahip sosyal yardım alan kesimlerin işgücüne kazandırılması sağlanmalıdır. Sosyal yardım alanlar işgücüne katıldığında işleri kalıcı hale gelene kadar sosyal yardımları kesilmemelidir. Bu nedenle hane halkı gelirine endeksli ve hak temelli bir sosyal yardım programı ilan edilmelidir.

Kapsamlı bir vergi reformu açıklanmalıdır. Verginin tabana değil « tavana » yayılması gerekmektedir. Dolaylı vergilerin payı azaltılmalıdır. Vergisinin hesabını sorabilen vatandaşlar, demokratik toplumlar yaratırlar. Vergi bilincini geliştirmek için geliri kaynağında kesilen mükelleften vergisini beyanname vererek ödeyen mükellefe kademeli geçiş planlanmalıdır.

SERMAYE PİYASALARI TESPİTLER ve ÖNERİLER

Sermaye Piyasalarının birinci fonksiyonu ekonominin performansına dair bir gösterge olmasıdır. Bu fonksiyon çerçevesinde Borsa İstanbul’un son 5 yılına bakıldığında:

- 2017 yılında kredi genişlemesine paralel şekilde bir çıkış yakalandığı,

- 2018 yılı ortasından itibaren ise başkanlık sistemine geçiş ile beraber aşağı yönlü bir kırılma yaşandığı,

- 2020 yılında ise pandeminin önce sadece Çin bünyesinde kalacağı ve bizim ihracatımıza olumlu yansıyacağı zannı ile bir yükseliş, daha sonra bunun bizi de derinden etkileyeceği gerçeği ile karşılaşıldığında ani bir düşüş ve sonrasında toparlanma olduğu,

- 2020 sonundan itibaren TCMB Başkan değişimi sonrası Mart ayına kadar bir çıkış yakalandığı,

- 2021 yılı Ekim ayı sonundan itibaren ise ekonomideki problemlerin ülke geleceğini tehdit ettiği ve enflasyon ve kur baskısı altına girdiği bir dönemde endeksin yukarı doğru dik bir tırmanışla rekor kırarak zirveyi gördüğü gözlenmiştir.

Kur artışı ve dolarizasyon sonrası TL’nın değer ölçüm aracı özelliğinin yitirilmesi ile varlık fiyatlarının TL cinsinden değer değişimlerinin artık yön gösterici olmaktan uzaklaştığı açıktır.

Son 5 yıllık performansa USD bazında bakıldığında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin devreye girmesi ile USD bazında çok ciddi değer kaybı yaşayan bir borsa gerçeği vardır.

yönetim sistemi vatandaşların elindeki varlıkların değer kaybetmesine sebep olmuştur. Türk Lirası cinsinden varlıklara yatırım yapan ve sermaye piyasalarına güvenen yerli ve yabancı yatırımcılar ciddi zararlara uğramışlardır.

Yeni yönetim sistemine geçiş ile beraber ciddi değer kaybı ile karşılaşan piyasada değişim ve dönüşüm kapasitesi kalmamıştır. İstanbul’u küresel finans merkezine dönüştürmek isteyen iktidarın yanlış adımları İstanbul Küresel Finans Projesini akamete uğratmıştır. Borsada yabancı payı 2020 başından beri sürekli gerileyerek % 40’lar seviyesine inmiştir. Global bir borsa olma iddiasındaki Borsa İstanbul’un vizyonu yaralanmıştır.

Öneriler:

Borçlanma üzerine kurulu ve tek bacaklı şekilde işleyen finans sistemini daha sağlıklı hale getirmek, kırılganlığı azaltmak ve finansal krizlere karşı dayanıklılığı artırmak üzere sermaye piyasalarının gelişimi desteklenmeli, sermaye piyasasına ve dolayısı ile Türk Lirasına yatırım yapan yatırımcıların korunması için SPK piyasa üzerinde daha etkin kılınmalıdır.

Yatırımın asli unsurunun hukuk, güven, istikrar ve öngörülebilirlik olduğu dikkate alınarak sermaye piyasalarında güven unsurunu sarsacak şekilde ani kararlar almak yerine uzun vadeli bir vizyon ortaya koyulmalıdır.

İstanbul’un küresel bir finans merkezi olma iddiası canlandırılmalı, finans merkezi denilen kavramın inşaat projesi olarak geliştirilmesi yerine, fon arayanlar ve fon sunanlar arasında hızlı, kolaylaştırılmış ve güven unsuruna dayalı şekilde buluşma sağlayacak bir mekanizma olduğu gerçeği atlanmamalıdır.

Piyasalarda güven unsurunun aldığı yaraların tamir edilebilmesi için tasarruf sahibinin, yatırımcının ve tüketicinin haklarını korumak için piyasa düzenini bozucu hareketlere daha hızlı bir şekilde müdahale edilmeli, kurulacak finans mahkemeleri yolu ile küçük yatırımcının mağduriyeti önlenmelidir.

Sermaye piyasalarında öz kaynaklarını güçlendirmek isteyen şirketlere özel teşvikler uygulanmalıdır.

Temettü dağıtımının hisse sahipleri açısından önemi kavranarak her yıl temettü dağıtımı teşvik edilmeli, bedelli sermaye artırımları daha yakından denetlenmeli ve izlenmelidir.

Kitle fonlamasına gereken önem verilmeli, yaygınlaşması ve kabul görmesi için kolaylaştırıcı önlemler yanında vergisel kolaylıklar da sağlanmalıdır.

DIŞ TİCARET

Gelecek Partisi olarak, Türkiye ihracatının kur seviyesinden bağımsız olarak sürdürülebilir bir patikada artması temel hedefimizdir. Türkiye’nin 2021 yılının ilk 10 ayında yakaladığı yüksek oranlı ihracat artışları hem miktar artışlarını hem de emtia fiyatlarındaki yükselişleri yansıtmaktadır.

Türk Lirasını değersizleştirerek katma değeri yüksek sürdürülebilir bir ihracat artışı elde etmek mümkün değildir. Konjonktürel koşulların getirdiği durumu kalıcı kılmak için aşağıdaki önlemler alınmalıdır:

Covid-19 ile beraber tedarik zincirindeki bozulmalar hammadde tedarikinde ve malların hedef pazarlara ulaştırmada lojistik sorunları ortaya çıkarmıştır. Hammadde ve yarı işlenmiş malların tedarikini güvence altına alacak, ulaştırma ve lojistik sektörlerine yatırımlar yapılmalıdır.

Avrupa Birliği ülkeleri ile olan Gümrük Birliği ve Serbest Ticaret Antlaşması yaptığımız ülkelerin pazar dinamikleri dış ticaretimiz için son derece önemlidir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi Türkiye’nin birincil dış politika gündemi yapılmalıdır.

Ucuz iş gücüne dayalı bir ihracatın sürdürülebilirliği yoktur, kalıcı refah yaratması da mümkün değildir. Orta yüksek ve yüksek teknolojik üretim ile markalı ihracata yönelik yeni ihracat teşvikler tasarlanmalıdır. Teknoloji içeriği ve markalı ihracat gözetilerek, toplam ihracatın % 1’i kadar destek verilmelidir.

Ara malı ithalatını yüksek vergi ile caydırmaya çalışmak yanlış bir politikadır. Bu ürünleri içeride üretecek bir stratejiyi hayata geçirerek yerlileştirmeyi artırmak temel hedef olmalıdır. Bu amaca hizmet edecek yatırımcıların, ihracat yapan firmaların yararlandığı bütün teşviklerden yararlanmaları sağlanmalıdır.

Türk mallarının kısa zamanda tüm dünyanın gündeminde yer edinen yeşil mutabakat ve sonuçlarından etkileneceği açıktır. İhracata dayalı üretim modelinde, çevre dostu üretim süreçlerine öncelik ve ilave teşvik verilmelidir.

Turizm, yurtdışı müteahhitlik hizmetleri, lojistik ile son yıllarda öne çıkan inanç ve sağlık turizmi gibi konularına öncelik verilmedir. Turizm gelirlerimizi artırıcı çok yönlü politikaları ihmal edilmemelidir. Ülkemizin dünyada bir marka haline gelmiş yurtdışı müteahhitlik hizmetleri alanında, Türk işgücü istihdamını artırmaya yönelik tedbirleri ilgili taraflarla istişare ve ortak akılla geliştirilmelidir.

KURUMSAL YETKİ VE KAPASİTENİN KAYBI

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile tek kişinin iradesine dayalı ve adeta bir Olağanüstü Hal Dönemi yönetimine geçildi.

Bu gün ekonomi başta olmak üzere ülkemizde hiç bir alanın yönetilememesi sürpriz değildir. Denetimsizlik, hukuksuzluk, liyakatsizlik ve sadakat, tek kişinin iradesine bağımlılıkla birleşmiş ve ülkemiz tüm insani, sosyal, ekonomik ve demokratik göstergelerde her geçen gün daha da geriye düşmektedir.

Yetkileri kısıtlanmış olan TBMM adeta devre dışıdır. Daha önce Kanun gerektiren birçok konu Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri yoluyla düzenlenmektedir.

- Bakanlar hakkında gensoru verilememektedir,

- Bakanlara Meclis’te sözlü soru sorulamamaktadır,

- Cumhurbaşkanının iade ettiği Kanunlarda basit çoğunluk salt çoğunluğa dönüştürülerek Cumhurbaşkanına adeta veto yetkisi verilmiştir,

- Bakanlar hakkındaki meclis soruşturması neredeyse imkansız hale getirilmiştir,

Daha önce 60 milletvekilinin talebi ve basit çoğunlukla kabul edilen meclis soruşturması, 360 milletvekilinin talebi ve 400 kişinin kabulüne bağlanmış, yüce divana sevk edilen bakanın görevinin düşmesi hükmü ise ancak Yüce Divanın ceza vermesi halinde uygulanır olmuştur.

- Sayıştay denetimi engellenmektedir. Birçok kurum Sayıştay denetiminden çıkarılmış, denetlenen kurumlar KÖİ yatırımlarında olduğu gibi TBMM adına denetim yapan Sayıştay denetçilerinden bilgi saklamaktadırlar.

HSK üyelerinin belirlenmesinde Cumhurbaşkanının doğrudan ve dolaylı olarak kullandığı yetkiler sonucu kürsü dokunulmazlığı ve coğrafi teminatları başta olmak üzere hiçbir güvencesi kalmayan yargıçlar yürütmenin kontrolüne girmiştir.

TBMM ve Yargı denetimi tabi olmayan ve gelişmiş demokratik hiç bir toplumda görülmeyen bir yürütme ile karşı karşıyayız. Yürütmenin durumu ise başka bir vahameti içermektedir;

- Bakanlar Kurulu kaldırılarak kamu yönetimindeki koordinasyon, müşterek sorumluluk ve ortak akla son verildi.

- Bakanların ve bakanlıkların karar alma ve politika belirleme yetkileri kalmadığı gibi, sıradan günlük işlerini dahi en üst makama sormadan yapamaz haldedirler. Bakanlık politikaları Cumhurbaşkanlığında oluşturulan Politika Kurullarına verilmiş durumda ve hiç bir hukuki, siyasi ve bürokratik sorumluluğu olmayan kurul üyeleri Bakanlıklar üzerinde Cumhurbaşkanı adına birer vesayet kurumu olarak görev yapıyorlar.

- Bakanlar artık bakan değil birer sekreterdirler. Bakan Yardımcıları dahil en küçük seviyedeki yöneticilerini atamada inisiyatif kullanma yetkileri yoktur. Atamalarda imzalı teklif sunma zorunluluğu kaldırıldığı için gece yarısı kararnameleri ile atanan kendi yardımcılarını dahi sabah uyandıklarında Resmi Gazeteden öğrenmektedirler.

Kurumların yöneticileri liyakatli ve görevinin gereğini yerine getirecek yılların birikimine sahip kişiler değil, yandaş sadıklardan oluşan ve yukarıdan gelen talimatları itirazsız uygulayan siyasi hazır kıtalardır.

İlgili Bakanlığın ve kamu yönetiminin en üst düzeydeki birikimi ve tecrübesine sahip kişiler arasından atanan Müsteşarlık makamının kaldırılması ile kurumların iç koordinasyon, politika belirleme ve yürütme kabiliyet ve sorumlulukları yok edildiği gibi kamunun genel koordinasyon ve yürütme yeteneği de yok edilmiştir.

Müsteşarın üstlendiği görevin çoğu Bakanların bilgisi dışında ve Bakana rağmen atanan, bağlı olduğu Bakana sosyal medya üzerinden kamuoyu önünde ahkâm kesen ve Bakan olmak için diğer Bakan yardımcıları ile de çekişen Siyasi Bakan Yardımcıları tarafından yürütülmesi beklenilmektedir.

Ekonomi başta olmak üzere kamu yönetiminin temel karar alma ve koordinasyon kurulları Cumhurbaşkanlığı Hükümet Modeli ile yok edildi veya beklenilen işlevlerini yapamayacak yapıya dönüştürüldüler:

- Özelleştirme Yüksek Kurulu; Başbakan, Hazine'den sorumlu Bakan, Maliye Bakanı, Ulaştırma Bakanı ve Enerji Bakanlarından oluşurken artık Cumhurbaşkanı tek yetkili durumdadır.

- Sistemik riskleri tespit ve gerekli önlemleri almak üzere kurulan Finansal İstikrar Komitesi; Hazineden sorumlu Bakan, Hazine Müsteşarı ile TCMB, BDDK, SPK, TMSF ve ilgili diğer kurumların başkanından oluşuyordu. Genelge ile bu görev sadece Hazine ve Maliye Bakanı ile Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kuruluna devredildi.

- Yüksek Planlama Kurulu iptal edildi, akabinde hata anlaşılarak Genelge ile yeniden kuruldu.

- Bölgesel Gelişme, Para Kredi ve Koordinasyon, Tarımsal Destekleme ve Yönlendirme... gibi iptal edilen 19 kurulun görevi, yine Genelge ile bu kurullardan beklenilen fonksiyonu ifa edemeyecek ilgili Bakanlık ve Cumhurbaşkanlığına devredildi.

Kamu kuruluşları tarafından bilgi ve istatistikler ya hiç yayımlanmamakta ya da TÜİK başta olmak üzere yayımlananların inandırıcılığı bulunmamaktadır. Türkiye şu anda göstergesiz bir ülkedir. Göstergesiz bir yönetimin ise güven ve inandırıcılık sağlaması mümkün değildir. Güven bunalımı ise yönetim bunalımıdır.

Hukuk, kurumların ilkelerini ve uygulamalarını düzenleyerek, adalet ve şeffaflık gibi kavramların yanı sıra öngörülebilirliğin de nitelikli bir şekilde oluşmasını sağlar.

Alt yapı sağlıklı kurulamaz veya gelişime ve değişime ayak uyduramazsa, önce yetersizlik, ardından yozlaşma olur. Yozlaşmanın doğal sonucu kurumsal çöküştür. Türkiye bugün bu çöküşü yaşamaktadır.

Kurumsal kapasitemiz, AB ile üyelik müzakerelerini başlatmaya yeterliyken, yeni yönetim anlayışı ile AB kriterlerine göre bizden daha sonra aday olan Makedonya, Arnavutluk, Sırbistan gibi ülkelerin bile gerisine düşmüştür.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi iflas etmiştir. Yaşadığımız gerçekler kalıcı çözümün tartışmasız bir şekilde güçler ayrılığının, yargı bağımsızlığının sağlandığı, şeffaf, hesap veren, liyakat esaslı bir kamu yönetimi ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem olduğunu net bir şekilde ortaya çıkarmıştır.

Ancak bu sistemde de yaşadığımız yönetim krizini hafifletecek tedbirler mevcuttur:

Yasama gücü zayıflatılan TBMM etkin hale getirilerek, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri düzenine son verilmelidir.

TBMM ve TBMM adına görev yapan Sayıştay denetimleri gerçek niteliğine dönüştürülerek, TBMM ve Halkın siyaset üzerindeki denetim yetkisi sağlanmalıdır.

Yargının üzerindeki vesayete son verilerek, tarafsız ve bağımsız yargılamaların yolu açılmalı ve adalet herkese eşit şekilde uygulanmalıdır. Mevcut yasalar dahi buna müsaittir ve konu sadece bir niyet ve tavır değişikliği ile çözülebilecek mahiyettedir.

TCMB, BDDK, SPK, EPDK vb. tüm bağımsız kurum ve kurullar liyakatli ve ehil kadrolara emanet edilerek, bağımsız ve tarafsız şekilde çalışmalarının önü açılmalıdır.

Cumhurbaşkanlığında oluşturulan Politika Kurulları iptal edilerek, Bakan ve Bakanlıklar üzerindeki vesayetlerine son verilmeli, Bakan ve Bakanlıkların kendi alanlarında politika oluşturma, uygulama ve sonuçlarından sorumlu olmaları sağlanmalıdır.

Müsteşarlık makamı tekrar ihdas edilmeli, Kamu bürokrasisine atamalar liyakat esaslı yapılmalıdır.

Türk Kamu düzeni ve kaynaklarının yok edildiği rüşvet ve yolsuzluklarla etkin şekilde mücadele başlatılmalı, teftiş ve denetim mekanizmaları etkin şekilde çalıştırılarak, şaibeli işlemlere karışmış herkesin hukuk önünde hesap vermeleri sağlanmalıdır. Mal bildirimleri etkin bir şekilde denetlenerek kaynağı açıklanamayan gelir artışlarına yönelik müeyyideler tavizsiz şekilde uygulanmalıdır.

Kamu İhale Kanunu başta olmak üzere ilgili mevzuat yeniden düzenlenmelidir.

KarasuHaberleri.com - Nevtan Angün'ün haberi

Güncelleme Tarihi: 06 Aralık 2021, 19:49
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER