Hasret Aksoy'un "Avrupa’nın plastik atığı, Türkiye’nin geleceği" başlıklı köşe yazısı
Bir süredir “çevre” denildiğinde yalnızca orman yangınlarını, madenleri veya sahillerdeki çöpleri konuşuyoruz. Oysa Türkiye’nin önünde daha büyük bir soru var:
Avrupa’nın plastik atıkları neden Türkiye’ye geliyor?
Bu sorunun cevabını sloganlarla değil, rakamlarla arayalım.
Greenpeace Türkiye’nin Eurostat ve Birleşmiş Milletler Comtrade verilerinden derlediği verilere göre Türkiye, 2023 yılında Avrupa’nın toplam plastik atık ihracatının yüzde 24’ünün varış noktası oldu. Yani Avrupa’nın ihraç ettiği her dört birim plastik atıktan biri Türkiye’ye gönderildi. Aynı çalışmaya göre Türkiye, Avrupa Birliği’nden plastik atık alan OECD ülkeleri içindeki payın yüzde 56’sını tek başına aldı.
Peki bu atıklar nereden geliyor?
2023 verilerine göre Birleşik Krallık’tan Türkiye’ye 140.907 ton, Almanya’dan 87.109 ton, Belçika’dan 74.141 ton, İtalya’dan ise 41.580 ton plastik atık gönderildi.
Bunlar yalnızca rakam değil. Her ton, Türkiye’ye giren gerçek bir atık yükü demek.
Üstelik mesele geçmişte kalmış değil. Greenpeace Türkiye’nin 2026 tarihli politika notunda, 2024 yılında Türkiye’nin 1,29 milyon ton plastik atık, 2025 yılında ise Avrupa Birliği’nden 503 bin ton plastik atık ithal ettiği belirtiliyor.
Şimdi asıl soruyu soralım:
Bu sistem kimin işine yarıyor?
Avrupa kendi plastik atığını Türkiye’ye gönderiyor. Türkiye ise bu atığın çevresel yükünü taşıyor. Eğer atıkların bir bölümü uygun şekilde yönetilmez ve parçalanmış plastikler doğaya bırakılırsa, bedelini Avrupa değil; bizim toprağımız, denizimiz ve çocuklarımız ödüyor.
Burada “geri dönüşüm” kelimesinin arkasına saklanmamak gerekiyor. Çünkü tartışmamız gereken ilk konu, başka ülkelerin plastik atıklarını neden bu kadar büyük miktarlarda kabul ettiğimizdir.
Sahillerimize baktığımızda bunun yalnızca bir istatistik olmadığını görüyoruz. Parçalanmış plastikler doğaya karışıyor. Büyük plastik parçaları zamanla daha küçük parçalara ayrılabiliyor; plastik kirliliğinin deniz ekosistemlerine ulaştığı da bilimsel olarak biliniyor. Greenpeace Türkiye, Akdeniz’den alınan derin deniz örneklerinin yüzde 92,8’inde plastik bulunduğunu bildiriyor.
O halde artık şu soruları sormanın zamanı geldi:
Türkiye neden Avrupa’nın plastik atığını almak zorunda?
Bu atıkların tamamının nerede ve nasıl yönetildiğini kim denetliyor?
Doğaya bırakılan plastiklerin hesabını kim verecek?
Ve en önemlisi:
Çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakıyoruz?
Bir ülkenin ekonomik kazancı, doğasının kaybını karşılayabilir mi?
Çocuklarımız temiz sahillerde yürümeyi, temiz denizlerde yüzmeyi ve sağlıklı bir çevrede büyümeyi hak ediyor. Onlara Avrupa’nın plastik atıklarını değil, temiz bir gelecek bırakmalıyız.
Artık “kaç ton plastik geldi?” sorusunun yanında, “Bu plastiklerin çevresel bedelini kim ödüyor?” sorusunu da sormalıyız.
Çünkü plastik sınırdan geçtiğinde ortadan kaybolmuyor.
Sadece başka bir ülkenin toprağına, denizine ve geleceğine taşınıyor.
Uyanın. Çünkü mesele yalnızca plastik değil.
Mesele, çocuklarımızın nasıl bir Türkiye’de yaşayacağıdır.



