Karasu’da geleneksel yaşam (1950) - 1

Tarihi Doğu Roma’ya (Bizans) kadar uzanan Karasu, Osmanlı döneminde devletin odun ve kereste deposu olarak öne çıkan, Sakarya Nehri ve Melen Irmağı’nın denize döküldüğü noktayı kontrol eden önemli bir merkezdi.

20. yüzyılın başından itibaren hızla değişen dünya düzenine ayak uydurmayan Karasu, tümüyle ticaret yollarının dışında kalmış, buna bağlı olarak küçülmüş, 1930’lara gelindiğinde ise halkın terk ettiği, fakir bir yerleşim yeri halini almıştı.

1934 yılında idari olarak ilçe statüsüne kavuşan Karasu’nun belediye başkanı Mustafa Karasu, ülke basınına verdiği demeçlerde halkın fakirliğinden yakınıyor, “Yol ve muhacir istiyoruz!” şeklinde yetkililere serzenişte bulunuyordu.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okuyan Ulviye Atadeniz 1950 yılında “Karasu İlçesi Monografyası” adında bitirme tezi yayınlamıştır. Karasu’yu adım adım gezen Atadeniz, o dönem koşullarında muhteşem bir eser hazırlamış ve günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Şimdi çalışmaya göz atalım:

Maksadının, İstanbul’a yakın olduğu halde pek tanınmayan Karasu’yu tanıtmak olduğunu ifade eden Atadeniz, yolların çok bozuk olduğunu, hatta bazı köyler arasındaki yolların sadece patikalardan ibaret olduğunu, devlet memurları, çiftçiler ve köylülerle mülakatlar gerçekleştirerek bu eseri vücuda getirdiğini ifade etmiştir.

Acarlar Longozu’undan “Hacı Aliler Bataklığı” şeklinde, Maden Deresi’nden Karasu Deresi, Küçükboğaz Gölü’nden ise Karasu Gölü olarak bahsetmiştir. Sakarya Nehri’nin nakliyata uygun olduğunu, yaz aylarında motorlu teknelerle Adapazarı’na rahatça gidildiğini ifade etmiştir. Sakarya ağzında havyarı için mersin balığının avlandığını, fakat aşırı avlanma yüzünden yakın gelecekte mersin balığının tamamen yok olacağını söylemiştir. Atadeniz, burada adeta geleceği görmüştür...

Küçük Karasu’dan Karasu Köyü olarak bahsedilmektedir. Karasu Köyü ve Kuyumculu’da Orhan Gazi Camileri bulunduğunu, Karasu’nun 13. yüzyılın başında Osmanlılar tarafından ilk olarak bu iki köyde kurulduğunu belirtmiştir.

Sözlerine şöyle devam etmiştir:

“İlçe merkezi İncilli’de 5 sınıflı, 8 öğretmenli bir ilkokul vardır. Müdür aynı zamanda ilçenin maarif müdürüdür. Yakında Aziziye Mahallesine bir kat üzerine üç bloktan oluşacak bir ortaokul inşasına başlanacaktır. Karasulu erkekler gömlek ve ceket, başlarına kasket veya şapka giyerler. Yerli kadınlar yöresel renkli kıyafetler ve çarşaf giymektedir. Manto giyen pek azdır. Karasu’nun en meşhur yemeği Cızlama’dır. Mısır ve buğday unu karıştırılarak yapılan bu ekmek sıcakken üzerine tereyağı sürülerek yenir. Karasu sofralarından ayran eksik olmaz. Karadeniz’den yeni gelenler Pileki denen mısır ekmeği ile unlu mancar denilen karalahanayı mısırunuyla karıştırıp geleneksel bir yemek yaparlar. Sofralarda her türlü sebze bulunur. Karasu’nun kuzeyi kışın bataklık, yazın ise otlak ve çayırlıklardan oluşur. Buraya Arım denir. Manda, inek ve koyunlar buralarda yayılırlar. Kadınlar ev işlerini yaptıktan sonra sabah ve akşam hayvanları Arım’a götürür, getirir ve sütleri sağarlar. Erkekler ise tarlada ve ormanda çalışırlar...”

Devamı haftaya...

YORUM EKLE
YORUMLAR
Ömer KÜÇÜK
Ömer KÜÇÜK - 2 ay Önce

Makale çok güzel eski yaşamda güzeldi,şimdi tarlalar ekilmiyor,sığır ve mandalar yok denecek kadar az,erkekler kahvede hanımlar evde ömur tüketiyorlar,fındık milleti rahata kavuşturdu toplayıp,satıyorlar yani bir ay çalışıp on iki ay yatıyorlar ondan sonra gecinemiyoruz diyorlar,her sey senin makalende yazdığın gibi olsa hayat dahada güzel olur sanırım