Beyza Bayraktar'ın "Savaş uzakta mı, içimizde mi?" başlıklı köşe yazısı
Sabah uyanıyoruz, telefonu elimize alıyoruz. Birkaç dakika içinde patlama görüntüleri, siren sesleri, yıkılmış şehirler ve çaresiz insanların yüzleriyle karşılaşıyoruz. Televizyonu açıyoruz; uzman yorumları, haritalar, “olası senaryolar.” Gün bitiyor ama zihnimiz susmuyor.
Savaş belki coğrafi olarak bizden uzakta yaşanıyor. Ancak psikolojik olarak artık hepimizin evinde.
Bugünün dünyasında savaş yalnızca cephede yaşanmıyor; ekranlar aracılığıyla zihinlerimize taşınıyor. Sürekli maruz kaldığımız bu görüntüler ve haber akışı, insan psikolojisi üzerinde derin izler bırakıyor. Çünkü insan beyni gördüğünü ve duyduğunu “gerçek zamanlı bir tehdit” gibi algılayabiliyor. Özellikle belirsizlik söz konusuysa.
Belirsizlik, kaygının en büyük besleyicisidir.
Her gün maruz kaldığımız savaş haberleri; “Ya bize de olursa?”, “Gelecek ne getirecek?”, “Çocuklarımız nasıl bir dünyada yaşayacak?” gibi soruları tetikliyor. Bu sorular doğal. Çünkü insan, güvenlik arayan bir varlık. Fakat sürekli tehdit algısıyla yaşamak, sinir sistemimizi alarm durumunda tutuyor. Uzun süreli alarm hali ise tükenmişliğe, kaygı bozukluklarına, uyku problemlerine ve hatta depresif belirtilere zemin hazırlayabiliyor.
Bir diğer önemli boyut ise empati.
Savaş bölgelerindeki insanları izlerken onların acısını hissediyoruz. Bir annenin çaresizliği, bir çocuğun korkusu içimize işliyor. Empati insan olmanın en kıymetli yönlerinden biri. Ancak yoğun ve sürekli travmatik içeriğe maruz kalmak “ikincil travma” dediğimiz duruma yol açabiliyor. Kişi doğrudan savaşın içinde olmasa da maruz kaldığı görüntüler ve kurduğu güçlü özdeşim nedeniyle travmatik belirtiler yaşayabiliyor. Sürekli endişe hali, umutsuzluk, zevk alamama, isteksizlik ve gelecekten korkma bu sürecin yansımaları olabiliyor.
Dünya genelinde ruhsal bozuklukların artışı zaten uzun süredir konuşulan bir konu. Küresel belirsizlikler, ekonomik zorluklar, pandeminin ardından gelen toplumsal kırılganlık. Şimdi bunlara savaş görüntüleri ve “küresel tehdit” algısı da ekleniyor. İnsan zihni, bu kadar yoğun stres yükünü taşımakta zorlanabiliyor.
Peki ne yapabiliriz?
Öncelikle şunu kabul etmeliyiz: Bu duygular anormal değil. Anormal bir dünyaya verilen oldukça insani tepkiler.
Ancak kendimizi korumak da bir sorumluluk. Sürekli haber takibi yapmak yerine belirli zaman dilimleri belirlemek, güvenilir kaynaklardan bilgi almak ve gün boyu tekrar tekrar aynı görüntülere maruz kalmamak önemli. Zihnimizin de sınırlara ihtiyacı var.
Bedeni sakinleştirmek zihni de sakinleştirir. Nefes egzersizleri, yürüyüş, fiziksel hareket, sosyal temas sinir sistemimizi regüle eder. Belirsizlik içinde kontrol edebildiğimiz alanlara odaklanmak, günlük rutinlerimizi sürdürmek, üretmek, küçük hedefler koymak psikolojik dayanıklılığı artırır.
Ve en önemlisi umut pasif bir bekleyiş değil, aktif bir tutumdur. İyilik üretmek, dayanışmak, yardım etmek çaresizlik hissini azaltır. Çünkü insan yalnızca korkan bir varlık değil, aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır.
Savaş belki kilometrelerce ötede yaşanıyor olabilir. Ancak onun psikolojik etkileri sınır tanımıyor. Bu yüzden hem dünyada barışa hem de kendi iç dünyamızda dengeye ihtiyacımız var.
Unutmayalım zihinsel sağlığımızı korumak, bencillik değil; güçlenmenin ve başkalarına destek olabilmenin ön koşuludur.



