Hasret Aksoy'un "Suni samimiyet" başlıklı köşe yazısı
Eskiden bir kahvenin kırk yıl hatırı, bir selamın ömürlük bağı, bir bakışın bin yıllık hikayesi vardı; şimdilerde ise her şey ekranın soğuk camına hapsedilmiş, hızıyla övünen ama derinliği olmayan birer dijital veriden ibaret.
Etrafımızı saran devasa insan kalabalığına rağmen ruhumuzdaki o dinmek bilmeyen ıssızlığın asıl sebebi, samimiyetin yerini "mış gibi" yapma sanatına ve vitrin estetiğine bırakmış olmasıdır. Artık dostluklarımızı paylaştığımız anların içtenliğiyle değil, o anların sosyal medyada kaç beğeni alacağıyla, ne kadar imrenileceğiyle ölçüyoruz.
Yüz yüze bakarken söyleyemediğimiz, yüreğimizden süzülüp gelmeyen her cümleyi emojilerin renkli ama ruhsuz dünyasına gizliyor; gerçek bir kahkahanın insanı ısıtan sıcaklığını, ekranlardaki yapay sembollerle takas ediyoruz. Oysa geçmişin o "kusurlu", boyası dökük ama hesapsız dünyasında birinin halini sormak sadece bir nezaket gösterisi değil, bir gönül borcu, bir varoluş paylaşımıydı.
Çat kapı gidilen komşu evlerin, bölüşülen bir demlik çayın ve dumanı tüten sıcak ekmeğin yerini bugün; haftalar öncesinden randevulaşılan, her adımı ince bir çıkar ilişkisiyle örülmüş, mekanın güzelliğinin sohbetin önünde olduğu suni buluşmalar aldı. Eskiyi bu denli büyük bir sızıyla özlemle anmamızın nedeni sadece geçen zamana duyduğumuz hasret değil; insanın insana kattığı o saf, katıksız güven duygusuna ve birbirimizin gözlerine bakarken hissettiğimiz o sessiz anlaşmaya duyduğumuz derin açlıktır.
Şimdilerde herkesin anlatacak çok şeyi var ama kimsenin kimseyi dinlemeye dermanı yok. Herkes kendi hayatının başrolünde mükemmel bir portre çizmeye çalışırken, aslında başkalarının hayatlarını izlemekten kendi gerçeğini ıskalayan birer seyirciye dönüştü. Vitrinlerimizi süslemekten, kusursuz görünme çabasından ve dijital dünyada var olma kaygısından, ruhumuzun aynadaki o yorgun siluetini göremez olduk.
Oysa bu çağın bizi sürüklediği ruhsal kuraklıktan çıkışın yolu daha fazla "takipçi" ya da lüks mekanlarda çekilmiş "kusursuz" fotoğraflar değil; sadece gözlerimizin içine bakarak bizi gerçekten duyabilen, yargılamadan seven ve maskesiz bir şekilde "yanındayım" diyebilen bir gönül dostudur. Modern dünya bize her şeyi bir tıkla sunarken, insan ruhunun en temel ihtiyacı olan o köklü aidiyet duygusunu elimizden birer birer çekip alıyor.
Sahiciliğimizi, o eski toprak kokulu dürüstlüğümüzü ve hesapsızca sarılmalarımızı geri kazanmadığımız sürece, ne kadar kalabalık sofralarda oturursak oturalım, ne kadar gösterişli hayatlar yaşarsak yaşayalım, hep bir yanımız eksik, hep bir yanımız o eski ve sıcak samimiyetin yetimi kalmaya mahkum olacak.
Next


