Hasret Aksoy'un "Ameller niyetlere göredir" başlıklı köşe yazısı
Riyazü’s-Salihin okumalarına kaç kez başladığımı, o mübarek sayfaları kaç sefer çevirdiğimi inanıyorum ki hatırlamıyorum. Fakat her yeni döneme adımı atıp o birinci cildin kapağını her açtığımda, daha ilk sayfada ruhumu sarsan ve beni kalbimin derinliklerine bakmaya mecbur kılan o muazzam ilk hadis-i şerifle yüzleşirim: "Ameller ancak niyetlere göredir..." Kitabın hemen başında bu hakikatin zikredilmesi asla bir tesadüf değildir; çünkü niyet, insanın attığı adımdan kalbinde beslediği düşünceye kadar her türlü amelin ruhudur, motor gücüdür. Bu hadis bize her şeyden önce durup kendi içimize, o görünmeyen gizli sarayımıza, yani kalbimize bakmamızı söyler. Yolun başında niyetimiz sadece ve sadece Allah rızası olduğunda, sıradan bir tebessüm sadakaya, helal rızık peşinde koşmak ibadete, bir insana uzatılan el arşı titreten bir hayra dönüşür. Kalp pusulasını Allah’a çeviren insanın içi her zaman ferah, ruhu her zaman rahattır; bilir ki attığı her adımda O vardır ve O, kalplerin derinliklerindeki samimiyeti zayi etmeyecektir.
Gel gelelim, bugün yaşadığımız çağda bu muazzam hakikatin uzağına düşmenin derin sancılarını çekiyoruz. Ne yazık ki içi boşaltılmış, sadece kalıplara ve sloganlara sıkışmış bir Müslümanlık anlayışıyla karşı karşıyayız. İş ahlaka, samimiyete ve birleştiriciliğe gelince sınıfta kalıyor, insanı şekliyle, hatasıyla, günahıyla yargılamayı marifet sayıyoruz. Toplum olarak kalbimizi o kadar kirlettik ki, artık her iyiliğin altında bir art niyet arar, kimsenin karşılıksız bir hayır yapabileceğine inanmaz olduk. Daha da acısı, İslam’ın o muazzam, kuşatıcı kubbesinin altından kaçıp kendi küçük odalarımıza kapandık; kırk parçaya bölünüp kendimizi diğerinden daha iyi, daha üstün görme hastalığına tutulduk. Kendimizi "akil" tayin edip üstenci bir dille topluma yön verme çabasına girerken, "ben" merkezciliğin girdabında "biz" olmayı unuttuk.
Hayır Müslüman kardeşim; biz hep birlikte niyetlerimizi temiz tutmak, İslam’ın o birleştirici gücüne tutunmak ve her zaman yapıcı olmak zorundayız. Bizler insanları yargılamadan, kalıplara sokmadan hayatımıza alabilmeli; şekilci değil, ahlaki yaklaşımlarla gönüller inşa etmeliyiz. Başkalarının niyetini okuma hadsizliğinden sıyrılıp, kendi niyetimizin saflığına odaklanmalıyız. Ancak o zaman bu parça parça olmuş ruhlarımız bir araya gelecek, ancak o zaman toplumu saran bu samimiyetsizlik zırhı kırılacaktır. Gelin, attığımız her adımı sadece O’nun rızası için atalım ve niyetimizin saflığıyla hem kendimizi hem de dokunduğumuz tüm hayatları güzelleştirelim.



