Aybüke Yıldız'ın "Aynı adam aynı yalan" başlıklı köşe yazısı

Kafamın içindeki karalanmış kağıtları tekrar düz çizgilere çevirmem gerek.
Tükenmişlik.
Ruhumu kapattım. Sesimi duyamıyorum.

Herkes tembelleştiğimi düşünüyor, oysaki bu çok çabalamanın getirdiği heveslerin yanması.

Yalancı bir adamı beğenmek pek de benlik değil.

Hayat, yalan ile gerçeklik arasındaki çekişmeyi şöyle anlatır:
Acı, bedeni değil zihni olgunlaştırır.
Yalan ise kendini her yere yansıtır ve asla şaşmaz. Şimdi, acıyı kavramayan zihin ise bir gün o yalanı tökezletir ve o yalanın savunması ya karşı tarafı suçlamak ya da korku eylemini öne sürmek olur.

Çünkü olgunlaşmamış bir zihnin eli kolu birbirine dolanır ve hareketlerini acemice sürdürür. Acının dem vurduğu zihin ise bir yalanın kesinlik vermediğini bilir ve doğrusunu vurucu bir şekilde telaffuz etmekten yanadır.

“Yani kabaca;
Gözlerini keskin bir şekilde göğe yansıtarak ya aptal gibi gökyüzüne taş fırlatır ya da gökyüzüne bağrını açar ve rüzgârın eşliğiyle ruhunu teslim eder.”

“O bağra sığınan duygu, bir ilahi sezgilenmenin edasıdır.”

Evet, şimdi bahaneler kabul edilemez.
Çünkü insanları yöneten o duygular, hikayenin sonunu hep kurgular ve oldukça yakın bir sonuca varır. Yani direkt söylemek gerekirse klişe bir şekilde, “Üzüleceğini bile bile kalbini hiçe saymışsa seni sevmemiştir.”

Hayatta acının olgunlaştırdığı insanlar, her ilişkisinde dürüst olduğu takdirde kaybedecektir. Ta ki ilahi korumanın terazisinde dengelenecek bir evrende kazanana kadar.