Aybüke Yıldız'ın "Canavar bebekler" başlıklı köşe yazısı
Nilüfer çiçeğini bilir misiniz?
Bende onun gibiyim.
Neler mi yazılacak?
Pes eden birinden ne öğüt vermesi bekleyebilirsiniz ki?
Kaç kere kendime inanıp sıfırdan başladım, bilmiyorum. Hayatın savaş tarafı oldukça güçlü ve insan en çok kendisiyle savaşıyor.
Kendinle savaşmak en zor kısmı. Çünkü oldukça kıvranıyorsun ve kendine zarar verdiğini bir acıdan sonra fark ediyorsun ki ondan sonra tekrar yaşama inanmakta zehirleyicidir.
Tükenen bir zihni yiyenleri çok olur.
Neden herkes “Niçin öyle yaptın, öyle yapmasaydın” demek yerine “Nasılsın?” diye sormuyorlar.
“Nasılsın?”
Tek kelime…
İnsanın içinde onlarca yaşanmışlık varken, sadece tükendiği o anı gözlerine yansıtır.
“Yorgunluk ve sessizlik.”
İnsanları dinlemekten korkmayın. O dinlediğiniz ses, belki de sizin şifanızdır.
Aşk varsa eğer, umarım sesimin şifa olabileceği bir adama aşık olurum. Beni dinlemekten korkmayan, kusurlarımla yargılamayan ve beni ruhum için seven biri…
Anlatmalıyım onca şeyi, ama bilin ki hevesim yırtık pırtık. Kocaman dünyada solan çiçekleri hep çöpe atıyorlar; toprağa gömmüyorlar ki…
Hakkımda konuşan bir sürü eski dostlarım vardı. Bana sarılıp hançerleyenler… Ama elbette hala iyiliğe inanıyorum. İlahi terazi, benden önce tecelli eder.
Artık insanlar hakkımda ne duyduysa ona inansın. Düzeltmek gibi bir çabam yok. Çünkü birine inanılan şey, biraz da onun kalbinin yansımasıdır. Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar.
Ve gerçekler, yalanla iyi geçinemez.
Son olarak şunu ekliyorum:
“Tasarım bebeklerin korkunçluğunu tartışmak yerine, hiç oyuncağı olmamış çocukları korumaya çalışın.”
“Ayrıca bende çocuğum olduğu zaman; o bebeklerden alırım. Farklılıkların asla kusur olmadığını öğrenmek, korkunç bir durum değildir.”



