Nuray Ertaş Balcı'nın "Benim yolculuğum" başlıklı köşe yazısı
Gökyüzü masmaviydi rüzgar ılık ılık esiyordu. Parktaki ağaçların yaprakları hafifçe hışırdıyor etraftaki kuş cıvıltıları bir melodi gibi kulağa doluyordu. Asya en sevdiği bankta oturdu, çantasını açıp mor renkli defterini çıkardı. Defterin kapağını açarken bir an duraksadı. İçini tatlı bir heyecan kapladı. Parmaklarını sayfalar arasında gezdirdi. Bir an için eski günlerini hatırladı. İlk kez yazmaya başladığı o günü… Ortaokuldaydı. Türkçe öğretmeni tahtaya birkaç kelime yazmıştı. Sınıfa dönüp; ”Devam edin bakalım, hadi neler çıkacak?” dedi. Asya’nın kalp atışı hızlanmıştı. Kalemini eline aldı ve kağıdın üzerinde kaydırmaya başladı. Kelimeler akıyordu, bir hikaye doğuyordu. O an, büyülü bir şeyin içinde olduğunu hissetmişti. Ders bitince öğretmen yazılanları okuyunca yüzüne hayranlıkla bakmıştı. Sınıfta herkesin içinde Asya’nın hikayesini okutmuştu ve herkes de onu beğenmişti ama Asya nedense bir anlığına huzursuz hissetti. Hikayesine dönüp baktığında içindeki o tanıdık ses, fısıldadı. Yeterince iyi değil! Ve o an sayfaları gözünü bile kırpmadan yırtıp çöpe attı. O gün Asya’nın içinde bir şeyler kırıldı. Yazdığı her şey çöpteydi. Bir daha kaleme dokunmadı. Yıllar geçti. Asya büyüdü, lise yıllarına geldi. Bir gün edebiyat öğretmeni hikaye ödevi verdi. Bu hikayeyi siz tamamlayacaksınız! Kalemi eline aldı. İlk başta tereddüt etti ama sonra o tanıdık duygu geri geldi. Yazmaya başladığında kelimeler adeta taşan bir nehir gibi aktı aktı. Hikayesini bitirdiğinde kalbinde garip bir huzur vardı. Öğretmeni yazısını okuduktan sonra gözlerinin içine bakarak “Sen yazmaya devam etmelisin” dedi. Bu cümle, zihnine kazındı. O gün içinde küllenmiş olan ateşin hala yanmakta olduğunu fark etti ama yine de hayat onu farklı yönlere savurdu. Okulunu bitirdi, evlendi. Üç çocuk annesi oldu. Ev işleri, çocuklar, günlük koşuşturmacalar arasında yazmak hep hayalinde kaldı ama içindeki ses hep fısıldıyordu. “Bir gün yazacağım, yazar olacağım.” O gün hiç gelmedi. Ta ki bir pasta kursuna gidene kadar. Kurs hocası, tahtaya bir duyuru yazdı. “Yazarlık atölyesi başlıyor, ilgilenenlere duyurulur!” Asya, çok şaşırmıştı. Kalbi hızlandı. Bu sefer kaçmayacaktı, bu sefer bu tam da bir işaretti bu. Atölyeye yazıldı. İlk dersi sabırsızlıkla bekledi. O gün geldiğinde defteri ve kalemi ile kursa gitti. Önce “Yapabilir miyim?” diye tereddüt etti ama sonra içindeki çocukluk anıları canlandı. Ortaokulda çöpe attığı sayfalar, lise öğretmenin ona söylediği sözler… Ve kalemi, kağıda dokundurdu. İlk hikayesini yazdı. Kursun düzenlediği yarışmaya katıldı. Kazanamadı ama artık biliyordu. “Yazmak ödül almak için değil, bir iz bırakmak içindi.” Asya, yazarlığın sadece kitap yazmak olmadığını öğrendi. Yazmak bir yolculuktu. İlham bazen geceler boyu bekletirdi, bazen bir anda gelirdi. Yolculukta beğeni de vardı, eleştiri de korku da mutluluk da cesaret de. Ama en önemli şey, her ne olursa olsun pes etmemekti. Yolculuğa devam etmekti. Yıllar öncesinde gözyaşları içinde bir defteri parçalara ayırmıştı ya o kağıt parçalarıyla birlikte kendinden de bir şeyler koparmıştı. Ama şimdi o defterin yerine yenisini açıyordu. Bu kez yırtmak için değil, tamamlamak için… Ve bir yazar, kendi hikayesini tamamlamadan hiçbir hikaye tamamlanmış sayılmazdı. Bazı hikayeler yarım kalmaz, sadece doğru zamanı beklerdi.



