Ali Keskinsoy'un "Ömür sermayesinden bir yaprak daha: "Ramazan ne çabuk geçti!"" başlıklı köşe yazısı

Daha dün ilk teravihte safları sıklaştırırken, ilk sahurun tatlı heyecanını yaşarken, bugün bir Ramazan ayını daha uğurlamanın ve bayramı geride bırakmanın hüznü içindeyiz. Sokaklarda, evlerde, dost meclislerinde dilimizden dökülen en ortak cümle şu oldu: "Ramazan ne ara geldi, bayram ne çabuk bitti, hiçbir şey anlamadık!"

Peki, zaman gerçekten hızlandı mı, yoksa akıp giden aslında bizim ömrümüz mü?

Zamanın bereketsizleşmesi ve hızla akıp gitmesi, aslında Sevgili Peygamberimizin (s.a.s) asırlar öncesinden haber verdiği bir hakikattir. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bu bir aylık serüven, bize şu sarsıcı hadis-i şerifi hatırlatmalıdır:

"Zaman birbirine yaklaşmadıkça (kısalmadıkça) kıyamet kopmaz. Öyle ki, bir yıl bir ay gibi, bir ay bir hafta gibi, bir hafta bir gün gibi, bir gün bir saat gibi, bir saat de ateşte yanan bir hurma yaprağı gibi (hızla) akıp gider."

İşte bu hız, bizi derin bir muhasebeye davet ediyor. Teknolojinin, hızın ve tüketimin esiri olduğumuz bu çağda, zamanın sahibini unutma tehlikesiyle karşı karşıyayız. Ramazan, bu hıza atılan manevi bir frendi; bayram ise bu molanın ödülüydü. Ancak şimdi her ikisi de bitti ve biz yeniden o büyük koşuşturmacanın içine döndük.

Asıl soru: Giden Ramazan'dan bize ne kaldı?

Ramazan geçti, bayram bitti. Midemizdeki açlık bittiği gibi, evlerimizdeki o tatlı bayram telaşı da yerini günlük rutinlere bıraktı. Yüce Rabbimiz, insan ömrünün ve dünya hayatının kısalığını Kur'an-ı Kerim'de çok çarpıcı bir benzetmeyle anlatır:

"Allah onları toplayacağı gün, sanki dünyada gündüzün sadece bir saati kadar kalmışlar ve birbirlerini tanıyıp ayrılmışlar gibi gelir..." (Yunus Suresi, 45. Ayet)

Bu ayet ışığında kendimize sormalıyız: Gündüzün bir saati kadar kısa olan bu hayatta, hızla geçen bu Ramazan’dan heybemize ne doldurduk?

Oruç bizi kötülüklerden tuttu mu?

İftar sofralarındaki paylaşma ruhu kalbimize yerleşti mi?

Zekat ve fitrelerle dokunduğumuz gönüllerin duası, ahiret azığımız oldu mu?

Eğer Ramazan ayındaki o güzel ahlakımız, merhametimiz ve ibadet hassasiyetimiz bayramın bitişiyle birlikte rafa kalktıysa, zamanın hızından şikayet etmeye hakkımız yoktur.

İslam, belirli günlere ve aylara hapsedilmiş bir din değildir. Müslümanın kulluğu, son nefesini verene dek kesintisiz devam eder. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s), kulluktaki bu istikrarın önemini şu sözleriyle müjdeler:

"Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır."

Ramazan ayında edindiğimiz Kur'an okuma alışkanlığını, namaz hassasiyetini, yardımlaşma şuurunu ve dilimizi kötülüklerden koruma gayretini yılın tamamına yaymak zorundayız. Cami safları Ramazan'dan Ramazan'a değil, her vakit aynı coşkuyla dolmalıdır.

Kıymetli okurlar;

Takvim yaprakları hızla düşmeye devam edecek. Seneye bir daha Ramazan'a ve bayrama ulaşıp ulaşamayacağımızın hiçbir garantisi yok. "Zaman çok hızlı geçti" diyerek hayıflanmak yerine, içinde bulunduğumuz anı ibadetle, iyilikle ve güzel ahlakla bereketlendirmeliyiz. Asra yemin eden Rabbimizin buyurduğu gibi, zamanın hüsranından ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler kurtulacaktır.

Rabbim, ömrümüzün kalan kısmını geçen kısmından daha hayırlı eylesin; bizleri Ramazan'ın feyzini bir ömre yayan, zamanın kıymetini bilen şuurlu kullarından eylesin.