Hasret Aksoy'un "Sevginin sessiz sınavı" başlıklı köşe yazısı
Bu çağda sevmek, sevilmek… Gerçekten de en kıymetli şeylerden biri oldu artık. Çünkü bakıyorum da toplumun çoğu sevginin değerini unutmuş, sevgiye nankör olmuş gibi. Çok sevdiğim bir yazar bu hafta “Nankör olmayın” diye yazmıştı. Ne kadar doğru ne kadar yerinde bir söz…
Yanı başımızda bizi seven, bize değer veren insanları; hayatın çılgın koşuşturması içinde, farkında bile olmadan incitiyoruz. Hepimiz yapıyoruz bunu, değil mi? Dünyalık dertlerimizin ağırlığı altında ezilirken, kendi yetersizliğimizin hıncını gücümüzün yettiğinden çıkarıyoruz çoğu zaman. “Nasılsa gitmez, nasıl olsa yanımda” dediğimiz insanlar… Aslında en çok kırdıklarımız oluyor. Garanti gördüklerimiz.
Evin reisinin gücü çoğu zaman karısına, annenin gücü çocuğuna yetiyor. O minicik kalplerde, fark etmeden kocaman yaralar açıyoruz. Çünkü duygularımızla baş etmeyi bilmiyoruz. Kendimizi tam anlamıyla tanımıyoruz.
Beyler bütün iş stresini, geçim derdini, yoğunluğu, gerginliği evdeki huzuru kaçırarak atmaya çalışırken; anneler yaşadıkları tatsızlıkların hıncını çocuklarına yansıtıyor. Bu döngü… Ne zaman kırılır, kim bilir?
Bunca yara, bunca hayal kırıklığı içinde ayakta kalmaya çalışıyoruz. Gülümsüyor gibi yapıp aslında içimizdeki fırtınalarla savaşıyoruz. Ve bazen en çok kırdığımız kişi, bize en çok emek veren, en sadık dostumuz oluveriyor. Çünkü “Nasılsa orada” sanıyoruz…
Peki ya bir gün orada olmayı tercih etmezlerse? Hiç düşündünüz mü bunu?
İşte tam da bu yüzden davranışlarımıza dikkat etmeyi, duygularımızı yönetmeyi, kendimizi iyileştirmeyi öğrenmeliyiz. Hem kendimiz için hem de kaybetmekten korkmadığımızı sandığımız ama aslında kaybettiğimizde yıkılacağımız o kıymetli insanlar için…
Çünkü sevgi, ihmal edince küser. Ve bir gün dönüp baktığımızda, telafi edemeyecek kadar geç kalmış olabiliriz.


