Ayşenur Elmacı'nın "Tıkların gölgesinde kaybolan gerçekler" başlıklı köşe yazısı
Bir zamanlar haberin değeri; doğruluğunda, kamu yararına katkısında ve toplumu bilgilendirme gücünde ölçülürdü.
Bugün ise bu ölçü yerini çok daha farklı bir kritere bıraktı: Tıklanma sayısı. Artık bir haberin ne kadar önemli olduğu değil, kaç kişi tarafından görüldüğü konuşuluyor. Aynı durum televizyon dünyasında da geçerli, bir dizinin başarısı, anlattığı hikayede ya da verdiği mesajda değil; reyting tablolarındaki yerinde aranıyor.
Bu değişim sadece bir tercih meselesi değil, aynı zamanda bir dönüşümün sonucu. Dijitalleşme, hız ve rekabet derken medya; “daha çok izlenmeliyim, daha çok okunmalıyım” baskısının içine sıkıştı.
Bu baskı ise içeriği giderek sığlaştırdı. Derinlik yerini yüzeyselliğe, anlam yerini sansasyona bıraktı. Dili sertleşen, abartıyı normalleştiren, hatta kimi zaman gerçeği eğip büken bir medya düzeni ortaya çıktı.
Bugün karşımıza çıkan magazinleştirilmiş haberler, dikkat çekmek için atılmış abartılı başlıklar ve sınırları zorlayan yapımlar aslında aynı sistemin ürünleri. Amaç basit: Dikkat çek, tık al, reklam al. Bu döngü, kısa vadede kazanç sağlıyor olabilir; ancak uzun vadede toplumu yoran, güven duygusunu zedeleyen bir tablo ortaya çıkarıyor.
Oysa medya, toplumun aynası olmalıydı. Gerçekleri olduğu gibi yansıtan, sorgulayan, rehberlik eden bir yapı… Bugün ise çoğu zaman toplumun zaaflarını büyüten, zayıf noktalarını kaşıyan bir mekanizmaya dönüşmüş durumda.
Ahlak, sorumluluk ve kalite; algoritmaların ve reyting hesaplarının gerisinde kalıyor. “Ne kadar izleniyor?” sorusu, “Neyin izlenmeye değer olduğu” sorusunun önüne geçmiş durumda.
Peki, ne zaman bu hale geldik?
Belki de bu sorunun tek bir cevabı yok. Ancak şu gerçek göz ardı edilemez: Bu dönüşümde sadece medya değil, toplum olarak hepimizin payı var. Tıkladıkça, paylaştıkça, sorgulamadan tükettikçe bu düzeni besledik. Görmezden geldik, “bana dokunmaz” dedik, önemsemedik. Ve her görmezden geliş, bu çürümeyi biraz daha büyüttü.
Bugün geldiğimiz noktada, şikayet ettiğimiz tablo aslında bir anlamda kendi tercihimizin yansıması. Çünkü medya ne üretirse üretsin, onu değerli kılan şey izleyicinin ilgisidir. İlgi nereye yönelirse, içerik de oraya evrilir.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şu: Biz gerçekten neyi izlemeye, neyi okumaya değer buluyoruz?
Cevap değişmeden, sonuç değişmeyecek.



