Ayşenur Elmacı'nın "8 Mart bir gün değildir, bir vicdan meselesidir" başlıklı köşe yazısı

Her yıl 8 Mart geldiğinde sosyal medya mesajlarla doluyor, güzel sözler paylaşılıyor. Dünya Kadınlar Günü yine takvimde yerini alıyor. Kutluyoruz, hatırlıyoruz, bazen duygulanıyoruz. Ama sonra… Hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Oysa 8 Mart yalnızca bir kutlama günü değil. Bir muhasebe günü, bir vicdan günüdür. Bir “gerçekten değer veriyor muyuz?” sorusunu kendimize yöneltme günü.

Kadın; hayatın her alanında var olan, emeğiyle, sabrıyla, sevgisiyle dünyayı ayakta tutan bir güç. Anne, eş, evlat, kardeş, arkadaş, iş arkadaşı… Hangi rolde olursa olsun bir şeyi ortak: Emek veriyor. Katlanıyor. Üretiyor. Çoğu zaman yoktan var ediyor. Ama mesele sadece çiçek almakla, güzel bir mesaj yazmakla bitmiyor.

Sevgi bir günde değil, her gün inşa edilir. Sevgi bir anda ortaya çıkan bir duygu değildir. Sevgi; ilgiyle büyür, saygıyla kök salar, güvenle kalıcı olur. Bir kadının en temel ihtiyacı pahalı hediyeler değil; değer görmek, anlaşılmak, yanında hissedilmektir. Kadın değer gördüğü yerden kolay kolay gitmez. Saygı gördüğü yerden uzaklaşmaz. Sevildiğini hissettiği yerden kopmaz. Güvendiği bir limanı terk etmez.

Burada mesele suçlamak değil. “Erkekler böyledir” demek değil. Ama şunu kabul etmek gerekiyor: Toplumun yüklediği roller gereği, sorumluluğun büyük bir kısmı erkeğin omuzlarına bırakılmıştır. Güçlü olma, koruma, sahip çıkma rolü çoğunlukla erkeğe verilmiştir. O halde bu rolün en önemli parçası da şudur: Gücü baskı için değil, güven için kullanmak.

Gerçek güç; kırmadan konuşabilmektir. Gerçek güç; öfkeyi kontrol edebilmektir. Gerçek güç; “ben haklıyım” demek yerine “seni anlıyorum” diyebilmektir.

Sahip olmak mı, sahip çıkmak mı? Belki de en büyük yanılgı burada başlıyor. “Sahip olmak” ile “sahip çıkmak” arasındaki farkı karıştırıyoruz. Sahip olmak; kontrol etmeye çalışmaktır. Sahip çıkmak; destek olmaktır. Sahip olmak; kıskançlıkla sınırlar koymaktır. Sahip çıkmak; güvenle alan tanımaktır.

Herkese sahip olabileceğini düşünen bir zihin, en çok kendisini gerçekten seven insanı kaybetmeye mahkumdur. Çünkü sevgi bir yarış değil, bir ortaklıktır. Sevgi bir üstünlük kurma alanı değil, eşitlik zeminidir. Kadın; bastırıldığında değil, desteklendiğinde büyür. Küçümsendiğinde değil, takdir edildiğinde güçlenir. Ve güçlü bir kadın, aslında güçlü bir aile, güçlü bir toplum demektir.

Elbette mesele tek taraflı değil. Kadın da kadın olacak. Sevgiye sevgiyle karşılık verecek. Saygıyı büyütecek. Fedakarlık kadar sınır koymayı da bilecek. Kırıldığında susmak yerine konuşmayı seçecek. Çünkü sağlıklı bir ilişki; iki tarafın da sorumluluk aldığı bir dengedir. Kimsenin üstün olmadığı, kimsenin eksik görülmediği bir denge. Ancak şunu unutmamak gerekir: Şiddetin, baskının, değersizleştirmenin hiçbir gerekçesi yoktur. Hiçbir tartışma, hiçbir ego, hiçbir öfke bir insanın canından, onurundan, hayallerinden daha kıymetli değildir.

8 Mart’ın anlamı, bir günlüğüne hatırlanmak değildir. Asıl mesele 9 Mart’ta ne yaptığımızdır. 10 Mart’ta nasıl davrandığımızdır. 365 gün boyunca nasıl bir dil kullandığımızdır. Kadın; sadece özel günlerde hatırlanacak bir varlık değildir. Hayatın tam merkezindedir. Sabahın erken saatinde evini toparlayıp işe yetişen de odur. Gece uykusuz kalıp çocuğunun başında bekleyen de odur. İş yerinde mücadele eden, evde denge kuran, toplumda var olmaya çalışan da odur.

Kendi ayakları üzerinde durabilen, durmaya çalışan, dertlere göğüs geren, emeğin her çeşidini hayatın içine işleyen tüm kadınlarımız; aslında sessiz kahramanlardır. Gerçekten hayatımızdaki kadınlara değer verdiğimizi düşünüyor muyuz? Onları dinliyor muyuz?
Emeklerini görüyor muyuz? Yoksa sadece varlıklarına alışıp kıymetlerini fark etmiyor muyuz?

8 Mart; bir suçlama günü değil. Bir farkındalık günü. Bir hatırlatma. Daha adil, daha anlayışlı, daha merhametli bir toplum mümkün, bunun yolu da evimizin içinden, dilimizden, davranışlarımızdan geçiyor. Bu ülkenin yükünü omuzlarında taşıyan, emeğiyle yarınları büyüten tüm kadınların günü kutlu olsun…