Nuray Ertaş Balcı'nın "Emanet çocuklar (1)" başlıklı köşe yazısı
Arife atandığını öğrendiği ilk gün yaşadığı sevinci hayatı boyunca unutmayacaktı. Liseyi bitirmiş KPSS’yi kazanmış ve sonunda atanmıştı. Yıllardır emek verdiği her şey o gün tek bir haberle anlam kazanmıştı. Bu güzel haberi eşiyle paylaşırken ikisinin de sevinç çığlıkları evin içinde yankılanıyordu. Defalarca “gerçekten mi?” diye sordu. Cevabı her duyduğunda yeniden inanıyor eşine sarılıyor gözlerini kapatıp derin nefesler alıyordu.
“Çok şükür… Çok şükür…”
Henüz yaşayacaklarının ağırlığı omuzlarına değmemişti tabi. Önünde nasıl bir hayat olduğunu, karşısına kimlerin çıkacağını, o kapıdan içeri girdiğinde hangi hikayelere tanıklık edeceğini bilmiyordu. Bildiği tek şey hayalini kurmuş olduğu işe kavuşmuş olduğuydu. Heyecandan yerinde duramıyordu ne zaman başlarım, ilk gün ne yaparım, acaba nasıl olacak? diye sorular soruyor daha şimdiden ilk iş gününü hayal ediyordu…
Sonunda beklenen sabah geldi. Gün daha ağarmadan uyandı, hazırlanırken içindeki heyecan giderek büyüyordu çantasını aldı evden çıktı ilk iş gününe doğru yola koyuldu. O sabah hayatında hiç unutamayacağı bir hikayenin başlangıcına doğru yürüdüğünü bilmiyordu.
Çocuk esirgeme kurumunda kapıdan içeriye girdiğinde onu ilk Müdür Hanım Parisa karşıladı.
-“Çocuklara sakın acıyan gözlerle bakma! Onların acımaya değil görülmeye ihtiyaçları var.” diye söyledi.
Heyecanına gölge düşüren bu cümleyle neye uğradığını şaşırdı Arife. Beynine Mıh gibi kazındı bu cümle. Yutkundu “peki” diyebildi sadece. Müdür hanım arkasını dönüp dar koridordan hızlı hızlı yürüyordu Arife arkadan onu takip ediyordu. Çocukların kahkaha sesleriyle ağlama sesleri birbirine geçmişti koridordan duyuluyordu. Müdür Parisa Hanım salonun kapısını açtığında çocukların hepsi ona baktı “Çocuklar bu ablanız göreve yeni başladı hadi tanışın” diye seslendi ve odasına gitti. Arife gördüğü manzara karşısında heyecanla bekliyordu, çocukların kimi arabalarla oynuyor kimi dışarıyı izliyor kimi de gelip ona sarılıyordu. Her bir yanına gelen çocukta sayfalara sığmayacak kadar hikaye yüklüydü…
İçeriye adımını attı bir sandalyeye oturdu, yanına gelen çocuklarla sohbet etmeye başladı…
Kuruma o gün yemyeşil gözleriyle bembeyaz teniyle yeni doğan bebek geldi. Tıpkı Arife gibiydi bebek. Fiziksel özellikleri ile sanki onun çocuğu gibiydi. Hatta kurumdaki tüm çalışanlar “bu senin çocuğun olsa ancak bu kadar olurdu” diye gülüştüler. Gülmekle, ağlamak heyecan ve şaşkınlık o gün kurumda onlarca kez bir arada yaşanıyordu. Her bir çocuğun ayrı hayali ayrı kişiliği olsa da hepsi kurumdaki tüm çalışanlara “Anne” diyordu. En çok bu dokundu Arife’ye. 16-17 tane anneleri vardı her birinin. Bir çocuğun hayatına kaç anne sığabilirdi? Onca annenin varlığı bir annenin varlığının yerini tutabilir miydi? Onca çocuk bu kadar aidiyetsizlik içinde yaşama nasıl tutunurdu? Bakım verenlerin her birini, başka yaşamdan oraya gelen yavruların tavırlarını izledi Arife o sandalye de uzunca gözleri dolu dolu…
Tam bir ay kendine gelemedi. Ağladı, güldü, acıdı, eyvah dedi, bocaladı… Tüm duyguları aynı anda yaşadı defalarca…
Bir gün yine kurumun kapısı çaldı. Geride bıraktığı enkazı görmeyen yüzsüzlüğü ile Merve’ydi gelen. “Kızımı görmeye geldim, görmek istiyorum siz de göstermek zorundasınız!” diyerek bağırıyordu kapıda. Kendi vicdanını rahatlatmak için her defasında bir yara daha açıyordu halbuki yavrusunun kalbinde hem de kapanmamak üzere. Her gelişinde bir umutla “Belki bu sefer beni alır” diye hayal ediyordu yavrusu da. Giderken vedalaşırken bir dahaki sefere diyordu her seferinde de. Merve, anne demeye şahit lazımken yine her zaman yaptığı gibi yalanlarına sığındı bir sürü bahane sürerek vedalaştı Ece ile. Ama bilmiyordu ki Ece’de açtığı yarayı, o büyük tramvayı hayal kırıklığını… Böyle binlerce çocuk vardı burada. Arife, her birinin derdiyle dertlenmekten halsiz, bitkin düşmüştü. Artık buraya emanet edilen çocukların hangi birine yeteceğini bilemiyordu ağır geliyordu, sorguluyordu, bitmiyordu sorgulamaları ama bir şekilde yaşama tutunmak gerekiyordu.
Arife bunu her sabah kendisine yeniden hatırlatıyordu. Çünkü burada ağlayan bir çocuğun karşısında onunla birlikte ağlamak kolaydı; asıl zor olan, gözyaşlarını içine akıtıp o çocuğa güven verebilmekti. Birinin ona, “Buradayım” demesi gerekiyordu. Birinin saçını okşaması, korktuğunda elini tutması, gece uykusunda uyandığında yanında olduğunu hissettirmesi gerekiyordu.
Çocukların her biri Arife’nin kalbinde başka bir yere dokunuyordu…
Devamı haftaya…


