Nuray Ertal Balcı'nın "Emanet çocuklar (2)" başlıklı köşe yazısı

Kimi annesinin geleceği günü bekliyordu. Kimi kapı her açıldığında yerinden fırlıyor, gelen kişiye umutla bakıyordu. Kimi ise artık kimsenin gelmeyeceğini öğrenmiş gibi sessizce oyuncaklarıyla oynuyordu. Arife zamanla şunu fark etti: Çocukların hepsi aynı çatı altında yaşıyor olsa da aslında her biri başka bir dünyanın içindeydi.

Birinin hikayesi yarım kalmıştı, bir diğerinin daha başında başlamadan ağırlaşmıştı. Kiminin zihninde annesinin sesi, kiminin gözlerinde hiç tanımadığı bir babanın hayali vardı. Ve hepsi bir şekilde “anne” diyordu.

İlk zamanlar bu kelime Arife’nin yüreğine ağır geliyordu. Çünkü anne olmak başka, bir çocuğun annesinin yokluğunda ona annelik etmek bambaşka bir şeydi.

Bir gün küçük kızlardan biri Arife’nin elini tuttu.

“Sen bugün de gelecek misin?”

Arife gülümsedi.

“Evet, geleceğim.”

“Yarın da mı?”

“Yarın da.”

Çocuk bir süre yüzüne baktı. Sonra küçük parmaklarını Arife’nin eline biraz daha sıkı doladı.

“Beni bırakmayacaksın değil mi?”

Arife’nin boğazına bir düğüm oturdu. O an vereceği cevabın, bir çocuk için sıradan bir cümle olmadığını anladı.

“Ben elimden geldiğince hep yanında olacağım.” Çocuk gülümsedi. Arife ise yüzünü başka tarafa çevirdi. Gözlerinin dolduğunu belli etmek istemiyordu. O günden sonra çocukların “anne” deyişine başka türlü bakmaya başladı. Onlar Arife’den anneleri olmasını istemiyorlardı belki. Sadece bir süreliğine de olsa, annelerinin bıraktığı boşluğun içinde kendilerine güvenli bir yer arıyorlardı. Arife bunu öğrendikçe daha çok yoruldu, daha çok bağlandı. Artık eve gittiğinde de çocukların sesleri kulaklarında çınlıyordu. Birinin ateşi var mıydı, biri bugün yemek yemiş miydi, öteki neden köşesine çekilmişti, bugün kapıya bakıp annesini bekleyen olmuş muydu? Kurumdan çıkıyor ama aklını orada bırakıyordu. Aylar geçtikçe Arife’nin yüzündeki ilk günkü heyecanın yerini başka bir şey aldı.

Sorumluluk.

Ve belki de en çok çaresizlik. Çünkü ne kadar severse sevsin, her çocuğun hayatını değiştiremeyeceğini biliyordu. Bazen bir çocuğun elini tutmak yetmiyordu. Bazen sarılmak yetmiyordu. Bazen “Ben buradayım,” demek bile bir çocuğun yıllardır içinde taşıdığı boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Ama yine de deniyordu. Her sabah kapıdan içeri girerken kendisine aynı sözü söylüyordu:

“Bugün en az bir çocuğun kalbine iyi gelmeliyim.”

Belki bütün dünyayı değiştiremeyecekti. Belki bütün yaraları iyileştiremeyecekti. Ama bir çocuğun kendisini değerli hissettiği bir günün içinde onun da payı olabilirdi. Arife yıllar sonra geriye dönüp baktığında, o kuruma ilk girdiği gün müdür hanımın söylediği cümleyi hiç unutmadı:

“Onların acınmaya değil, görülmeye ihtiyacı var.” Meğer o gün yalnızca çocukları değil, kendisini de tanımaya başlamıştı. Çünkü o çocuklar Arife’ye bir şey daha öğretmişti. Bazı insanlar hayatımıza kalıcı olmak için değil, kalbimizde iz bırakmak için girer. Bazı çocuklar ise bize emanet edilir.

Ve emanet, insanın taşıyabileceği en ağır şeylerden biridir.

Arife’nin hayatına da yüzlerce küçük emanet dokunmuştu. Her biri başka bir hikayeydi. Her biri başka bir yarım kalmış cümle. Ve Arife, yıllar boyunca o cümlelerin arasında kendi hayatının hikâyesini de yazdığını fark etmeden yaşamaya devam etti.