Ayşenur Elmacı'nın "Notlara değil, yüzlere bakalım" başlıklı köşe yazısı

Geçen hafta kaldığım yazıya, siz değerli öğretmenlerimiz ile devam etmek istiyorum. Çünkü yaşadığımız her acı olayın ardından dönüp dolaşıp geldiğimiz yer yine aynı oluyor: Okullar, aileler, öğretmenler, çocuklar… Herkesin konuştuğu ama kimsenin tam anlamıyla dinlemediği bir noktadayız.

Öncelikle şunu en başta ve yüksek sesle söylemek gerekir: Öğretmenlerin emeği ve gayreti tartışılmaz. Bir çocuğa bir harf öğretmenin, onun dünyasında bir kapı aralamanın ne kadar kıymetli olduğunu en iyi sizler biliyorsunuz. Sizler yalnızca ders anlatmıyorsunuz; bir bireyin karakterine, hayata bakışına, hatta geleceğine dokunuyorsunuz. Bu yüzden taşıdığınız sorumluluk büyük, ama bu sorumluluk tek başına bir yük ya da suç değildir.

Son zamanlarda yaşanan acı olaylar üzerinden öğretmenleri hedef göstermek, okulları topyekun suçlamak kolaycı ve adaletsiz bir yaklaşımdır. Yaşananların sorumlusu öğretmenler değildir. Ancak şu gerçeği de görmezden gelemeyiz. Okullar, bu tür sorunların en erken fark edilebileceği alanların başında gelir. Çünkü çocuk, gününün büyük bir bölümünü okulda geçirir. Duyguları, davranışları, sessizlikleri ya da taşkınlıkları çoğu zaman ilk olarak sınıfın içinde kendini gösterir.

Burada öğretmenlerimize düşen görev, not defterinden önce öğrencinin yüzüne bakabilmektir. Önceliğimiz nottan önce öğrenci olmalıdır. Bazen bir sarılma, bir çocuğun içindeki düğümü çözmenin ilk adımıdır. Sevginin olduğu yerde şiddet barınamaz; kavga azalır, yanlışlar daha erken fark edilir. Bir çocuğun gözlerinin içine bakıp “İyi misin?” diye sormak, bazen en pahalı eğitim materyalinden daha etkilidir.

Ailelerle kurulan bağ ise bu sürecin vazgeçilmez bir parçasıdır. Aile–okul iş birliği sadece karne günlerinde hatırlanan bir zorunluluk olmamalıdır. Bu buluşmalar, yalnızca notları konuşmak için değil; çocuğun evdeki haliyle okuldaki halini karşılaştırmak için yapılmalıdır.

Evde sessiz olan bir çocuk okulda agresifse, ya da okulda içine kapanık olan bir çocuk evde bambaşka bir ruh halindeyse, bu çelişki bize çok şey anlatır. Rehber öğretmenlerimizin rolü bu noktada hayati bir önem taşır. Rehberlik hizmetleri birkaç görüşme ile sınırlı kalmamalı; öğrencinin tüm eğitim hayatına yayılan, sürekliliği olan bir takip süreci haline gelmelidir. Bir çocuğun yaşadığı duygusal kırılmalar, tek bir görüşmede anlaşılmaz. Güven zamanla oluşur, sorunlar zamanla görünür olur.

Elbette bu yol kolay değildir. Evet, bu yol meşakkatli, yorucu ve çoğu zaman sabır isteyen bir yoldur. Ama başka bir çaremiz yok. Çünkü bir çocuğu kaybettikten sonra yapılan her değerlendirme, geç kalınmış bir vicdan muhasebesidir. “Keşke” ile başlayan her cümle, aslında zamanında atılmayan bir adımın itirafıdır.

Şunu da açıkça söylemek gerekir: Evde sevgi görmemiş, dinlenmemiş, anlaşılmamış bir çocukla sağlıklı iletişim kurmak son derece zordur. Bugün problemli olarak etiketlenen birçok bireyin ortak noktası da tam olarak budur. Kimseye kulak verilmeyen, duyguları önemsenmeyen çocuklar ya içine kapanır ya da öfkeyle kendini ifade etmeye çalışır.

Bu yüzden kimseyi suçlamak için değil; bir daha aynı acıları yaşamamak için konuşmak zorundayız. Çocuklarımız bizim sadece geleceğimiz değil, bugünümüzdür. Bugün sahip çıkmadığımız her çocuk, yarın karşımıza çözülmemiş bir sorun olarak çıkar. Toplum olarak gelinen nokta bize şunu söylüyor: Daha fazla dinlemeli, daha fazla sarılmalı ve “Benim çocuğum” demek yerine “Bizim çocuklarımız” demeyi öğrenmeliyiz. Çünkü bir çocuğun sessiz çığlığını duymak, yalnızca öğretmenin ya da ailenin değil; hepimizin ortak sorumluluğudur.