Ayşenur Elmacı'nın "O daha 15 yaşında!" başlıklı köşe yazısı

Her sabah yeni bir güne değil, sanki yeni bir kabusa uyanıyoruz. “Acaba bugün ne oldu?” diyerek telefonu elimize aldığımızda cinayet, kavga, saldırı ve şiddet haberleriyle karşılaşıyoruz. Yaşananların ağırlığını kavramaya fırsat bulamadan bir başka olay gündeme düşüyor.

Son olarak 15 yaşındaki bir çocuğun annesini öldürdüğü haberiyle sarsıldık.

Bu cümleyi bir kez daha düşünelim: 15 yaşındaki bir çocuk, annesini öldürdü…

O daha bir çocuk. Okulda olması, geleceğini düşünmesi, arkadaşlarıyla hayaller kurması gereken bir öğrenci. Ancak bugün çocuk dediğimiz yaştaki bireylerin eline kesici aletler ve ateşli silahlar rahatlıkla geçebiliyor. Öfke, denetimsizlik ve şiddet birleştiğinde ise geri dönüşü olmayan acılar yaşanıyor.

Elbette her olayın kendine özgü şartları vardır. Fakat çocukların bu yaşlarda böylesine ağır suçların içinde bulunması artık yalnızca tek bir ailenin meselesi olarak değerlendirilemez. Bu durum; aile, okul, çevre, dijital dünya ve kamu kurumlarının birlikte ele alması gereken ciddi bir toplumsal sorundur.

Şu sorulara açıkça cevap aramalıyız: Bir çocuk silaha nasıl ulaşabiliyor? Yaşadığı öfke, korku veya çaresizlik neden zamanında fark edilmiyor? Okullarımızdaki psikolojik danışmanlık hizmetleri yeterli mi? Aileler çocuklarında gördükleri tehlikeli değişimler karşısında nereye başvuracağını biliyor mu? Şiddeti özendiren içeriklere ve kontrolsüz silahlanmaya karşı yeterli önlem alınıyor mu?

Bu olayları yalnızca “vahşet” başlıklarıyla duyurup birkaç gün sonra unutmak, çözüm değildir. Bir çocuk suça sürüklendiyse onun davranışını mazur görmeden, o noktaya nasıl geldiğini de araştırmak zorundayız. Çünkü nedeni anlamadan alınacak her tedbir eksik kalacaktır.

Öncelikle çocukların ateşli silahlara ve kesici aletlere erişimi ciddi biçimde engellenmelidir. Ruhsatlı ya da ruhsatsız silahların çocukların ulaşabileceği ortamlarda bulundurulmasına karşı denetimler ve yaptırımlar artırılmalıdır. Okullarda yalnızca akademik başarı değil; öfke kontrolü, akran zorbalığı, aile içi iletişim, bağımlılık ve şiddet eğilimi gibi konular da yakından takip edilmelidir.

Aileler ise yalnız bırakılmamalıdır. Bir anne ya da baba, çocuğundaki değişimi fark ettiğinde çekinmeden yardım isteyebilmeli; suçlanmayacağını ve destek göreceğini bilmelidir. Belediyeler, okullar, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet birimleri ve güvenlik güçleri arasında ulaşılabilir bir destek ağı kurulmalıdır.

Yetkililer yaşananları uzaktan izlemekle yetinmemeli, yalnızca olay sonrasında değil olay gerçekleşmeden önce de harekete geçmelidir. Risk altındaki çocukların erken tespit edilebildiği, ailelerin güven duyduğu ve kolaylıkla başvurabildiği bir sistem oluşturulmalıdır.

Çocukları korumak yalnızca ailelerin görevi değildir. Devletin, okulun, medyanın ve toplumun ortak sorumluluğudur. Bir çocuğun eline kalem yerine silah geçiyorsa, hepimizin durup düşünmesi gerekir.

Bugün sormamız gereken soru yalnızca “Bu çocuk bunu nasıl yaptı?” değildir.

Asıl soru şudur:

Biz, bir çocuğun bu noktaya gelmesini neden önleyemedik?