Hasret Aksoy'un "Geçim çıkmazı" başlıklı köşe yazısı

Bir ülkenin ekonomisini anlamak için bazen büyüme tablolarından önce mutfak masasına bakmak gerekir. Alışveriş listesinden neler çıkarılmış? Çocuğun hangi ihtiyacı gelecek aya bırakılmış? Çiftçi tarlasını ekmeden önce kaç kez hesap yapmak zorunda kalmış?

Türkiye’de 2026 yılı net asgari ücreti 28 bin 75 lira 50 kuruş. TÜRK-İŞ’in Eylül 2026 araştırmasında ise Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve yeterli beslenmesi için gereken aylık gıda harcaması yaklaşık 37 bin 801 lira. Arada yaklaşık 9 bin 725 lira var. Üstelik bu hesapta kira, elektrik, ulaşım ve eğitim giderleri yok. Elbette bir çalışanın ücretiyle dört kişilik ailenin ihtiyacı farklı ölçülerdir. Ancak tek asgari ücretle geçinmeye çalışan dört kişilik bir hanenin karşılaştığı açığı tam da bu karşılaştırma gösteriyor.

Böyle bir evde tasarruf öğüdünün karşılığı nedir? Sofradan hangi yiyecek eksilecek, hangi ihtiyaç biraz daha beklenecek?

Eğitimde de rakamların arkasındaki hayatı görmek gerekiyor. TÜİK’e göre 2024 yılında toplam eğitim harcaması yaklaşık 2,2 trilyon liraya, öğrenci başına yıllık harcama 100 bin 307 liraya ulaştı. Bu tutar, doğrudan her ailenin cebinden çıkan para değil; kamu ve özel kaynaklarla yapılan toplam harcamayı gösteriyor. Dolayısıyla buradan “Her veli bu kadar ödüyor” sonucu çıkarılamaz. Ama sormamız gereken soru yerinde duruyor: Yapılan harcama, her çocuğa eşit bir eğitim imkânı sağlıyor mu?

Bir çocuğun okul yolunu, beslenmesini, kitaplarını ve öğrenme imkanlarını ailesinin ödeme gücü belirliyorsa, fırsat eşitliğini yalnızca okul kapılarının açık olmasıyla ölçemeyiz.

Milli gelir tartışmasında da aynı dikkat gerekiyor. TÜİK’in 2025 yılına ilişkin yıllık hesabında kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla 18 bin 103 dolar. Bu rakam herkesin cebine giren gelir değil. Aynı bültende işgücü ödemelerinin gayrisafi katma değer içindeki payının yüzde 36,9’dan yüzde 36,6’ya gerilediği görülüyor. O halde yalnızca “Ne kadar büyüdük?” diye değil, “Büyümeden kim ne kadar pay aldı?” diye de sormalıyız.

Tarlaya dönelim. Tarım ve Orman Bakanlığının 2026 destek tablosunda buğday ve arpa için temel destek dekara 403 lira; şartları sağlayan üreticiler için ayrıca planlı üretim desteği var. Bakanlık temel desteği, ortalama mazot maliyetinin yüzde 50’sini ve gübre maliyetinin yüzde 25’ini karşılamaya yönelik olarak açıklıyor. Bunlar pompada herkese uygulanan sabit bir indirimle aynı şey değil. Çiftçinin gerçek hesabı, aldığı desteğin üretim sırasında ödediği faturaların ne kadarını karşıladığıdır.

Denizde ise belirli şartları sağlayan ticari yatlar, yük ve yolcu gemileri ile balıkçı gemileri için ÖTV’si sıfırlanmış yakıt uygulaması bulunuyor. Bunu bütün özel tekne sahiplerine tanınmış bir ayrıcalık gibi anlatmak doğru olmaz. Fakat şu soruyu sormak gerekir: Sektörlere sağlanan desteklerin ölçüsü nedir; gıda üreticisinin maliyeti ve toplumun ihtiyacı bu tercihlerde ne kadar belirleyicidir?

Bütün bunların karşısında neden daha güçlü bir ortak talep oluşmuyor?

Belki de üzerinde durmamız gereken meselelerden biri, adil bir hayat istemenin yerini bireysel kurtuluş hayalinin alması. Zenginliğin nasıl paylaşıldığını sorgulamak yerine, bir gün o zenginliğe kendimizin ulaşmasını bekliyoruz. “Hepimiz insanca yaşayalım” düşüncesi, “Ben bir kurtulayım” arzusuna yenildiğinde, sosyalizm bir yana, dayanışma fikri bile nasıl güçlenecek?

Kapitalist düzenin vaat ettiği yükselme hikâyeleriyle gündelik geçim hesabı arasındaki uçurum burada beliriyor. Emeğiyle geleceğini kurabileceğine inancı aşınan insan için bir kupon, bir bahis, bir gecede değişecek hayat düşüncesi çekici hale gelebiliyor. Kumar bazıları için umudun adresine dönüşürken, kaybedilen paraya aile huzuru ve yarına duyulan güven de eklenebiliyor.

Yoksulluğu ahlaki çöküşle eşitlemek büyük haksızlık olur. Ahlaki aşınmayı, paranın nasıl kazanıldığının önemini yitirmesinde aramalıyız. Dürüstlüğün saflık, gösterişli tüketimin başarı sayıldığı yerde çocuklara ne öğretiyoruz?

Proletarya, yani emeğini satarak yaşayan insanlar, doğuştan güçsüz değil. Borç, işini kaybetme korkusu ve örgütsüzlük itiraz alanını daraltabiliyor. Bu yüzden insanlara yalnızca “Uyuyorsunuz” demek yetmez. Sessizliğin arkasındaki yorgunluğu ve korkuyu da görmek gerekir.

Avrupa’daki hak arama eylemleri, ortak taleplerin nasıl görünür kılınabildiğine bir örnek sunuyor. Hollanda’da 15 Haziran 2025’te Gazze için düzenlenen “Kırmızı Çizgi” yürüyüşüne, organizatörlerin açıklamasına göre yaklaşık 150 bin kişi katıldı. İnsanlar kendi hükümetlerinden politika değişikliği talep etti. Bu örnek Avrupa’yı kusursuz yapmaz; örgütlü, barışçıl itirazın önemini gösterir.

Bizim de geçim, eğitim ve adalet taleplerimizi birbirimizin meselesi olarak görmeye ihtiyacımız var. İşçinin ücretini, çiftçinin üretimini, çocuğun eğitimini ayrı dertler saydıkça ortak çözüm aramak zorlaşıyor.

Bir ülkenin geleceği, herkesin bir gün zengin olacağı umuduna bırakılamaz.

İnsan, zengin olmadan da geçinebilmeli. Çocuğunu okutabilmeli. Emeğinin karşılığını alabilmeli. Yarınından korkmadan yaşayabilmeli.

Sormamız gereken soru şu: Bunları talep etmek için daha neyi bekliyoruz?